ibrahim's profilemihritaliaPhotosBlogListsMore Tools Help

mihritalia

bismillahirrahmenirrahim. esselamun aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu. hos geldiniz. allah razi olsun. sizleri su sitelerede ziyarette bulunmanizi tavsiye ederiz. www.mihr.com www.hidayetcagi.com ilginiz icin yeniden tesekkur ederim.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.
Photo 1 of 139

Video

     

Windows Media Player

Photo 1 of 31
December 09

Konuşulan konu olmeden evvel ruhunuzu allah'a ulastirmayi dileyin kardeslerim. mutlu olun. sizleri cok ama cok sevi

 

Duygu İklimi Ağla Ey Kalbim

Nicedir bin cefa çeker durursun, nicedir elem tezgâhında nakış dokursun. Meczup  sanıp kendini boş avunursun. Ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Hazan yelleri eser gülistanında, kedere sarmaşık can büyütürsün. Sazının teline yanık vurursun, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Tükenir dolmaz aşk mürekkebin, kaleme kâğıda boş dokunursun. Derdine devayı böyle bulursun, ağla ey kalbim Hakk diye diye.
Hakikat urbasının üstünü örtme, nefs kaftanıyla aldatıcı zevke bürünme, gonca olmak var iken dikeni seçme, özünü bilmeyene ağla ey kalbim! 
Yarattıklarınca delil var iken tecellisine, ibret arayana ağla ey kalbim… Kim ki kurtuluş eline yüz çevirmede, gaflete düşen için ağla ey kalbim...
Nemrut’un ateşini güle döndüren, Yunus’un karnında dostu besleyen, Peygamber’e gökte ayı böldüren, ol güzel yâre dön de, ağla ey kalbim…
Sormadın söylesinler, dosta dost eller… 
İstemedin ki versin, hikmet verenler…
Aradın mı görünsün yol gözleyenler…
Ağla ey kalbim, Hakk diye diye…

Ağla, gözlerinden inci tanesi yaşlar dökülsün. Ağla ey kalbim! Ağla ki kara dikenlerin ak güle dönsün…
Hakk sırrın gözetmeden dile düştüysen, bir beşeri fâniye gönül eğdiysen, ağyara seferini ayan ettiysen, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Bir gize bin can vermek lâzım gelirken, bu garip ahvalinden kimi mücrim bulursun? Hasletini afetlere yenik düşüren, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
 Derdinde devayı göremedinse, âlem adedince sevemedinse, Hakk’tan gelen sesi işitmedinse, ağla ey kalbim Hakk diye diye.
Bir piri fani için titremedinse, yolunu yol edinip bellemedinse, ormanlar içinde sen kurda düştünse, ağla ey kalbim Hakk diye diye.
Her güne can tazelerken cânı bahşeden, kaptanına yolunu ayan beyan gösteren, sen ki nimeti küfrana boyun eğdiysen, ağla ey kalbim Hakk diye diye.
Lâl olsun dilin, görmesin gözün, kulağına kaynar sular dökülsün. Sen ki nefs ülkesine vezir olmuşsun. Ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Arayıp sormadıysan şifa nehrini, garip koyduysan gurbette ruhu cevheri, geri çevirdiysen eline uzanan şefkat elini, ağla ey kalbim vah diye diye…
 Anka kuşunu gören göz olamadan, kudret denizinde dibe dalmadan, can kuşu uçar ise erenler dergâhından nasip bulmadan, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Ağla ey kalbim! Gün senin günün.
Ağla, gözlerinden inci tanesi yaşlar dökülsün.
Muradına ermeden bitmesin ömrün,
Ağla ey kalbim, ağla ki salihlerle bezensin yolun.

Sarp kayalıklar gizli tarik üstünde, düştü isen sen de yüzün geriye, tez dön de göklere ağla ey kalbim! Ağla, Hakk diye diye…
Gönül çeperine yaban eller değmesin, dostu dost edineni dostun bilesin…
Ateşler içinde, bir ateşi aşka düşesin, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Bekleme gecene yıldızlar düşsün, sabaha bakma ki güneşin yüzünü sana döndürsün, Arayıp sormaz isen taşı yontucun, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
İnciler diyarından inciler iste, nazlı sevdiğine naz niyaz eyle… Gün geceye, gece güne döndükçe, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Secdede başına nurlar dökülsün, titreyen bedenine Hakk el dokunsun, sen ki mânâya erdirene ölümüne tutkunsun, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Ârifler seyrederken ânın hikmeti, garip ahvalinden vardır haberi. Gurura galebe çaldığın gibi, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Çatlamış toprağına sular sel olsun, dimağına dolanan vehim kaybolsun, Hakk yola çektiğin perde yok olsun, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Zıttıyla kaim her yaratılan, sen ki Hakk ilmi idrakince yaşayan, her gördüğüne âlim budur diye aldanan, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
İrfan incileri umman içinde, ummana dalıp da Hakk sesi dinle… Değil bir kere, bin kere dile… Ağla ey kalbim Hakk diye diye… 
Sesler yükselir her dem derinlerinde, biri parlak gün gibi, biri de gece. Klavuzu kendine iyi belle de, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Bahaneler bulacak nefse hükmeden, sen ki onu dinlemeden Hakk yola güven, gün doğar elbet kara geceden, ağla ey kalbim Hakk diye diye…
Gönlüne sürur olsun âşıklar yolu, gözün Hakk’a doğrult da Hakk yola yürü…
Ruhun arzuluyor gerçek yurdunu, dön de seherlerde ara vuslat gününü, şu can evinde iken gör Hakk nurunu, ağla ey kalbim Hakk diye diye…



__________________

RADYO HİDAYETÇAĞI DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN(Winanp player kısa yolu bilgisayarınıza indirmek için sağ tıklayıp hedefi farklı kaydet(save target as)

  www.hidayetcagi.com

Alıntı

Konuşulan konu olmeden evvel ruhunuzu allah'a ulastirmayi dileyin kardeslerim. mutlu olun. sizleri cok ama cok sevi
olmeden evvel ruhunuzu allah'a ulastirmayi dileyin kardeslerim. mutlu olun. sizleri cok ama cok seviyoruz. allah razi olsun.
Ev sahibi: ibrahim(mihritalia)
Tarih ve saat: 18 Aralık 2015 Cuma saat 19:45
Bu etkinliği Windows Live'da göster

December 07

bayraminiz mubarek ola.


BAYRAMIMIZ BAYRAM OLA

Kutlu ola âlem-i cîhâna, kutlu bayram…
Aşkın, sadâkâtin, itaatin habercisi kutlu ola…
Kutlu ola eşref-i mahlûkata, teslim müjdesi bayram…   
Bir yüce peygamber ki, kalbi kâinat. Teslimin zirvesine dayamış aşkın kızıl yapraklı güllerini…
 
Bir evlât ki, canlara değer… Nur yumağı gözlerinde saklı kalbinin tek sahibi. Can nedir ki? Bir değil bin kez fedadır sevdiğine… Öylesi güzel, öylesi âşıktır âlemleri var edene… .
 
Hakk emir bütün zamanlara model seçmiştir, bu iki kutsî yüreği… Teslim zincirinin en güçlü, en mutena halkasını oluşturan iki eşsiz yürek; Hz. İbrâhîm ve oğlu İsmail…
 
Bir ulvî yaşanmışlıktır geçmişin yaldızlı sayfalarından bu hikâye. Can alıcı, yürekler yakıcı, sarhoş edici bir yaşam perdesidir ki;  göz yaşarır, gönül ağlar hayranlık ikliminin son demlerinde…
 
Tevekkülün böylesi titretir, acizlerin aşka açılan gönüllerini…
 
İsmail…
Can solur, can taşır bir candır o… Candan aziz tutulan; en sevgili evlâttır. Varlık âlemine armağan gönderilen, baba olmanın mutluluğunu peygamber kalbine bir ab-ı hayat gibi düşüren can yongası, can harcıdır İsmail…
 
Lâkin İbrâhîm’in sahibi onun da sahibidir. Birdir, tektir… Ve O ne dilerse olacak olan O’nun dilediğinden başkası değildir…
 
Bir keskin kılıç gibi, bir parlak yıldız gibi, bir boğucu rüzgâr gibi düşer nevası gecenin ahengine… Bir nida yükselir en Sevgili’den rüya penceresinin nurdan saatlerine… Bir yankı ki seslerin en güzelinden, ufkun gizemli kollarında gezinen uykunun gözlerine…
 
“Ey Hâlil’im! Kurban et en sevdiğini…”
 
“Sana armağan ettiğimiz varlık neş’eni feda et bize…”
 
Rüzgârlar uğuldadı, dikenli gül yaprakları dikenlerinden utandı o ânın haşyetiyle.
 
Hz.İbrâhîm, Hakk emrin yürek titreten cezbesiyle uykusundan uyandı… Peygamber yüreği, bir gecede binbir gece ağlar gibi aşkla  ağladı. Emir, Hakk’tandı, gayrısı yalandı… Zaman teslim zamanı, zaman en sevgiliye, en sevgili olduğunu ispat etme zamanıydı…
 
Tereddüt etmedi Hakk’ın Hâlil’i…  Nur yumağı kalbine düşen evlât acısının acziyetiyle inlemedi… Teslim dedi, teslimdir Hâlil’in sana… Ey oğul! dedi, sen de teslim misin seni bana bahşeden Sevgili’ye? Emir geldi ki, seni benden geri ister sahibin. Ey oğul, sana canı veren için canını vermeye razı mıdır yüreğin?...”
İsmail, bir nurdan çiçek… Bir boyun büküş ki Allah’a; Ne gâm olur baba,  diyerek. Emir Hakk’tan ise, canım O'na fedadır. Daya Hakk bıçağın boynuma, gönlüm Hakk emirden yanadır…
 
Aşk olmalı ya, böyle olmalı yâr olmak sevgiliye… Böylesi sevmeli, sevilecekse…
 
Düşer kurban edilmek üzere yola canlar cânı İsmail… Oğlunun ardı sıra yürür Hakk peygamber İbrâhîm…
 
Bıçak gelip dayanınca teslimin can boğazına, tamam olur imtihan. O vakit bir kurbanlık koç düşer Kâdir-i Mutlak’ın merhamet diyarından. Bir yeni nîda duyulur kalp ülkesinde, yer gök inler lâhuti sesin ahengiyle…
 
“Ey Hâlil’im! Koçu kurban et bize…”
 
Yer gök selâm durur o vakit Hakk peygambere, arşı tutan melekler alkış tutar evlâtların en güzeline…
 
İşte o gün bugündür, teslimin adı İbrâhîm.
İşte o gün bugündür, itaâtin adı İsmail’dir…
Ve o gün bugündür, mü’minlerin en mânidar bayramı kurban bayramıdır… Muhtevası teslimdir ki, hakikate erişmenin tek yoludur teslim.
Bilinir ki İslâm kelimesi, “slm” kökünden gelir; sözlük anlamı itibariyle teslim demektir. Verdiğimiz misakle bizi Kendisine bağlamış olan Allah’a teslim olmanın başlangıç noktası ise teslim olmayı talep etmektir.
 
Ruh, nefs ve fizik vücut üçlüsüyle teslim olmak Allah’a … Daha ötesi irade teslimini gerektirir ki, irşad kademesini aşan sâlihlerin ulaşabildiği bir merhaledir o nokta. Ve Allah’ın tasarrufu altında girmek demektir.
 
Âdemoğluna düşen zarurî görev ise “ölmeden evvel ölünüz” davetine icabet etmek, ve Allah’ın velîlerinden olmayı dileyip bu istikamette gayret sahibi olmaktır. Öyle ki Allah’ın emaneti olan ruhumuz, dünya hayatını yaşarken ezelî sahibine dönme arzusuyla yanıp tutuşur, ta ki biz onu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dileyene dek. Ta ki biz yaşarken ruhumuzu Allah’a teslim etmeyi arzu edene dek. İşte o vakit açılır sırlı kapılar… Böylesi bir gönül yakarışının ardından gelir mükâfat… 
  
Kurban bayramı, bu minvâl üzere büyük bir manevî değer taşır mü’minler için. Kurban bayramının en önemli özelliği kuşkusuz ki teslimiyetin sembolü, müjdecisi olmasıdır.
 
İşte bir bayram sabahı daha yaklaşıyor, ezel âleminden insanoğluna lütfedilen. Bir bayram coşkusu daha sarıyor yüreklerimizi şimdilerde. Bir telâş, bir sevinç, olağan dışı bir hazırlık var evlerimizde…
 
Kimileri birkaç günlük tatilin tadını çıkarmaya odaklanırken, kimileri mânâsına vararak yaşıyor bayramın güzelliğini. Özüne, hakikatine dönerek, bu kutsî günlerde yağan rahmet damlalarından nasipdar olabilmek için gayret sarf ediyor aşka açık yürekler.
 
“Bayram işte, geldi geçti” dememek lâzım, bayramı bayram gibi yaşamak lâzım. Silkelenmek lâzım şöyle bir, sorup sorgulamak lâzım hâlimizi…
 
Durup düşünmek lâzım…
 
Aşktan söz açıp, aşkın yakınından dahi geçmemek… Dile ve kaleme aşkı dökmek kelimelerle ama yürekte yer vermemek hakikatine…
 
Nefsin bir yeni oyunu mu acep bu; anlamadığım, anlayamadığım ve dahi anlamak istemediğim?
 
Ey fukara kalp!
 
Aşkı aşk gibi yaşayanların dünden bugüne ırmaklarca çağıldadığını gör artık…
 
Aşk yoksunluğunun yıkıp geçen felâketinden koru kendini…
 
Ve aşkın kalesi olan bütün hemcinslerine, kalplerin ülkesine sor ki cevap nedir bileyim…
 
Acep sînelere düşmüyor mu kor ateşi eski zamanların?… Nicedir bayram gibi bir bayram görmeyen dedelerimize, ninelerimize, eski bayramların tadından bîhaber olan çocuklarımıza baktıkça cız etmiyor mu yüreklerimiz? Ya biz, kaç bahar geçti üstünden, kaç sonbahara durdu gönül vadimizin kökleri?…
 
Ne oldu acep? Dallarımıza tüneyen haşerelere mi yenik düştük biz?... Neden sarıp sarmalamadık, koruyamadık ki öz suyumuzu? Neden göremedik zamanın vehâmetini biz? 
 
Bir bayram sabahı daha yaklaşıyor işte, bir bayram coşkusu daha sarıyor yüreklerimizi.
 
Bir çok hane kapalı olsa da ziyaretlere; bayram; şehrin gürültüsünden, karmaşasından bir nebze uzaklaşmaya yarayan bir fırsat olarak dillense de, dilerim ki bizler bayram gibi yaşayalım bu bayram…
 
Kurban edilmek, kurban olmak üzere düşünelim teslimin sembolü olan bir bayram sabahı daha.
 
Soralım ki kendimize…
 
Âşık mıyız acep biz? Ve cevaplayalım yüreğimizdeki aşkın sahibi kim? Dünya hayatı mı üstün, yoksa dünyayı var edene olan bağımız mı?
 
Yalnızca dilde midir aşk dediğimiz, yoksa bir uzak âlem mi aşk, sadece kalemimize düşürüp kelimelerin dansına konuk ettiğimiz?
 
Ey fukara kalp!
 
Son söz olarak dilerim ki; dünya hayatıyla değil Hakk aşkıyla mutmain olanlardan olalım biz…
 
Ve dilerim ki; bayramımız bayram ola, Âdem’in çocuklarına!...
 
Bayramımız bayram ola âlem-i cihâna…


__________________
 

December 01

Rüyalar

Rüyalar, normal standartlarda görülen rüyalar ve Allah’ın özel işaretini taşıyan rüyalar olarak ikiye ayrılır. Allahû Tealâ en çok rüya yorumu yapmak yetkisini Hz. Yusuf’a vermiştir.

Hz. Yusuf esir tüccarlarına satılır. Sonra da esir tüccarı onu Firavun’un sarayının önünde, Firavun’un hazinecibaşısına satar. Hz. Yusuf çok yakışıklıdır. Öyle ki, meyva soyan hanımlar, O’na bakarken ellerini kesmişlerdir. Allahû Tealâ Hz. Yusuf’u o kadar güzel bir yapıya sahip kılmıştır. Kardeşleri bu yüzden Hz. Yusuf’a çok öfkelidirler. O’na diş bilerler. Bu yüzden O’nu kuyuya atıp, esir tüccarların eline geçmesini sağlamışlardır.

Hazinecibaşının hanımı Hz. Yusuf’a aşık olur. Hz. Yusuf evde hizmetteyken O’nun üzerine hücum eder. Hz. Yusuf kaçarken arkasını döner. Arkası dönükken, hanım O’nun sırtından gömleğini yırtar. Ve bağırmaya başlar. “Bana saldırdı, bana kötü şeyler yapacaktı.” der. Kocası gelir, karısını dinler. Oradakilerden bir kısmı derler ki: “Bu çocuk kaçtığını söylüyor, elbisesi de yırtılmış durumda. Eğer elbise arkadan yırtılmışsa gerçekten kaçıyor demektir. Önden yırtılmışsa o saldırdı demektir.” Ve elbisenin arkadan yırtıldığını görürler.

Hazinecibaşı Hz. Yusuf’u affetmesi gerekirken affetmez. Hz. Yusuf hapse atılır. Hz. Yusuf herkese Allah’ı anlatır. Onun için hapishaneye “Medrese-i Yusûfiye” denir. Hz. Yusuf’un herkese ilim öğrettiği yer…

Daha sonra Said-i Nursî Hazretleri için de aynı şey olmuştur. Zaten “Medrese-i Yusûfiye” adını veren Said-i Nursî Hazretleri’dir.

Allahû Tealâ Hz. Yusuf’a rüya tabiri yetkisini vermiştir. Bir süre sonra Firavun bir rüya görür. Rüyasında 7 tane şişman inek, 7 tane zayıf ineği yok eder. Bu rüya fena halde Firavun’un asabını bozar. Rüyasının tabiri için etraftan birtakım bilgi sahibi insanları arar. Hz. Yusuf’a bir ulak gönderilir. Hz. Yusuf da rüyayı yorumlar.

Hz. Yusuf Allahû Tealâ’ya rüyanın tabirini sorar. Allahû Tealâ O’na açıklamada bulunur. Hz. Yusuf der ki: “7 yıl kuraklık olacak, 7 yıl bolluk. Önce 7 yıl bolluk söz konusu. Bu bolluk devresinde biz çok ekin ekip depolarımızı doldurmalıyız. Ondan sonra 7 yıl kuraklık ve yokluk söz konusu olacak. Zayıf inekler kuraklık devresini, şişman inekler bolluk devresini ifade eder. Ve bolluk devresinde elde edilen mahsulle kuraklık devresinde de herkesin karnı doyardı.” der. Ve gerçekten de tam Yusuf’un söylediği şey olur. 7 yıl bolluk, devamlı ekerler, çok mahsul alırlar ve siloları doldururlar. 7 yıl yokluk sonunda, oradan elde ettikleri o mahsulün bütün ülkeye yettiğini görüyoruz.

Bu arada Hz. Yusuf’un kardeşleri de Hz. Yusuf’un orada olduğunu bilmeden; oraya giderler. Çünkü ülkelerinde açlık baş göstermiştir. Babaları Hz. Yakup, hüzün içersindedir. En çok sevdiği oğlu Yusuf’tur. Ve O’nu kaybetmenin hüznü içersindedir. Çocuklarını Mısır’a; gönderir. “Gidin oradan bize de erzak isteyin.” der. Çocuklar gider. Ama Hz. Yusuf’u tanımazlar. Aradan çok yıllar geçmiştir. Ama o kardeşlerini görünce derhal tanır. Zaten kardeşlerinin Firavun’un hazinecibaşısı olarak Yusuf’u hayal bile etmeleri söz konusu değildir. Sonra birçok olaylar oluşur. Hz. Yusuf’un Allahû Tealâ tarafından rüyalar konusunda bilgilendirilmiş olması söz konusudur.

Öyleyse rüya denilen müesseseye bakalım. Üç tane vücudunuz vardır; ruhunuz, vechiniz (fizik vücudunuz), bir de nefsiniz. Nefsinizin elektron devir sayısı, fizik vücudunuzun elektron devir sayısının yarısı kadardır. Bu sebeple nefsiniz, fizik vücudunuzun içerisinde esirdir, rehinedir. Hep orada kalmak mecburiyetindedir. Siz bayılmadıkça, ölmedikçe, bir de uyumadıkça nefsiniz vücudunuzdan asla ayrılamaz. Uyumak, bayılmak veya ölmek; 3 tane faktör, sadece bu 3 halde nefsiniz vücudunuzdan ayrılacaktır.

Her gece uykuya daldığınız zaman nefesiniz değişir, kontrol artık sizden çıkmıştır, otomatik sistemler vücudunuzu kontrol etmeye başlar. Nefsinizin devir sayısı kısa zaman içerisinde süratle artar, fizik vücudunuzunki ise süratle düşer. Ve aynı noktada biri yukardan aşağı inip, öteki yukarı doğru çıkarken bir noktada birleşirler. Birleştikleri zaman nefsiniz vücudunuzdan çok kolay bir şekilde ayrılır. Nefsiniz vücudunuzdan ayrıldığı an; fizik vücudunuza kumanda etmekte olan akıl, fizik vücudunuzdan ayrılır, nefsinize kumanda etmeye başlar. İşte bu noktadan itibaren rüyadasınız. Uykuya daldığınız anda, nefsiniz vücudunuzdan ayrılır veya ayrılamaz. Eğer ayrılırsa bunu hissetmeyeceksiniz. Ama tam uykuya daldığınız zaman bir olay sizi durdurursa, o zaman bir sarsıntı geçireceksiniz. Bu geçirdiğiniz sarsıntı, olayın tamamlanmadığını gösterir. Yani nefsiniz vücudunuzdan ayrılamadı. Tekrar kendinize gelirsiniz.

Rüyaların çok özel bir kısmı hayalden oluşur. Vücudunuzdan nefsiniz ayrılmamıştır, bir nevi hayal görmektedir, ayrılmadan görmektedir. Böyle olan insanlara uyurgezerler diyoruz. Uyurgezerlerin nefsleri vücutlarında olduğu halde uyumaları söz konusudur. Vücudun uykuya ihtiyacı olduğu için vücut uyuyacaktır. Ama uyurgezer, nefs vücuttan ayrılamadığı gecelerde fizik vücudu kullanır. O zaman bu âleme göre hayret verici ilişkiler müşahede edersiniz. Meselâ fizik vücudun içersindeki nefs, fizik vücudun gözleri hiç açılmadığı halde; kapalı gözlerle kişi resmen uykudadır ama evin içinde dolaşır. Kapıları açar, kapatır ve daha enteresanı birileri konuşur. Onu biraz sonra uyandırırsanız eğer, ona ne gördüğünü sorduğunuzda, gerçekten kapıda gördüğü birisi ile konuştuğunu kesin olarak tespit edersiniz. Ama o, bu âlemdeki kapıyı açtığının farkında değildir. Başka bir âlemdeki kapıyı açmış olur. Ve gelen misafiri de o kapıdan onunla konuşur. Siz oradaysanız onun sözlerini duyarsınız. Ama karşı tarafın sözlerini duymanız mümkün değildir. Çünkü o bu âlemde değildir. Ve eğer rüyasını hatırlarsa, dikkat edin mutlak söylediklerini size söyleyecektir. Göreceksiniz ki aynı sözler. Ama karşı tarafın işitmediğiniz sözlerini de ondan öğreneceksiniz. İkisi arasında bir mükâleme, bir konuşma olmuştur. Bu uyurgezerlerin halidir.

Uyurgezerlerde çoğu zaman nefs vücuttan ayrılmaz veya ayrılamaz. Ama vücut uyur. Uyurken de dolaşır. Tehlikeli olaylarda bile vücudun negatif bir sonuca ulaşması söz konusu değildir. Balkonun trabzanları üzerinde dolaşır kişi, ama oradan aşağı düşmez. Kapıları açar, kapatır, hiçbir yere de çarpmaz. O, belki aynı evin içinde düşünür, dolaşır ama başka bir âlemde yaşar. O evin aynı olmayan başka bir âlemi vardır. Kapılardan hangisi aynı yerdeyse onları açar kapatır, dolaşır. Bu uyurgezer, rüya görüyor, gördüğü şey bir rüya; ama fizik vücut bu âlemde olduğu için böyle bir hayatı yaşar.

Ne zaman nefsiniz vücudunuzdan ayrılırsa, ayrıldığınız an rüyayı yaşamaya başlarsınız. Ayrıldıktan sonra mutlaka ışık duvarını aşacaksınız. Saniyede 300.000 km’den fazla hıza mutlaka ulaşacaksınız. Bu esnada bu dünyaya ait olan herşeyi unutursunuz. Yeni bir âlem açılmıştır önünüzde ve düşünce sisteminizi aklınız bu yeni âlemlere göre dizayn eder. Rüyadasınız, bugüne kadar bildiğiniz veya bilmediğiniz, kâinatın neresine isterseniz gidebilirsiniz. Bu rüyadır. Gittiğiniz yerde eğer fizik âlemdeyseniz yani fizik vücudunuzun âleminde, bu âlemdeyseniz, hayretle bakacaksınız ki; yerdeki insanlar sizi göremezler. Siz onları görürsünüz. Bu zahirî âlemin insanları onlar…

Yani siz fizik bedeninizle olsaydınız onlar gibi olacaktınız. Siz onları görürsünüz, bütün söylediklerini işitirsiniz, aralarında gidersiniz, koşarsınız, uçarsınız hiçbir zaman göremezler. Daha ötesi var mı? Evet var. Duvarların içinden geçebilirsiniz. Denizlerin dibine dalabilirsiniz. Herşey normal standartlarda cereyan eder. Yüz tane ev yan yana olsa, herbirinin bir duvarından girip diğer duvarından çıkıp bütün evlerin içini görebilirsiniz. Hiç kimse sizin kendilerini gördüğünüzün farkına varamaz.

İşte bu rüyayı yaşadınız. Gittiğiniz herhangibir âlemde birisi size, uykuda olan vücudunuza dokundu, uyandığınız anda nerede olursanız olun bir şey sizi şiddetle çekecek, birdenbire yükseleceksiniz ve vücudunuza geri döneceksiniz. Bunları devam ettirirseniz bir süre sonra bu olayı net olarak yaşadığınızı göreceksiniz. Hangi standartlarda olursa olsun ne tarafa doğru gidecekseniz, o istikamette çekilirsiniz ve yükselirsiniz, süratle birkaç saniyenin içerisinde ordasınız. Otomatik sistemlerle normal rüyayı yaşarken fizik vücudunuzun içine girersiniz. Ama intibak edene kadar 5-6 saniyelik bir zaman devresi geçecektir. O sırada, o 5-6 saniye içinde, konuşmak isteseniz konuşamadığınızı görürsünüz. Konuşabilmek için bütün uzuvlarınızın yerli yerine oturması lâzım. Nefsiniz de vücudunuzun aynı bir görüntünün sahibidir, aynı standartlara sahiptir. Yani bir nefs için başka bir nefs; etten kemikten yapılmış olan, fizik cesedinize eş değer bir hüviyet taşır.

Giderken ışık duvarını aşıyorsunuz, sonsuz hızla gidiyorsunuz gideceğiniz yere. Dönerken sonsuz hızla geliyorsunuz, ışık duvarını aşıp sıfır hıza kadar düşüyorsunuz. Ve fizik vücudunuzun içine giriyorsunuz.

Her rüya bir olayı yaşamaktır. Allahû Tealâ’nın gösterdiği rüyalardaysa, Allahû Tealâ size özellikle bir işaret vermek istiyorsa, özel rüyalar gösterir. Orada fizik vücudunuzdan nefsiniz çıkıp dolaşmaz, sadece görürsünüz. İkisi birbirinden çok farklı hüviyetler taşır. İşte tayyi mekânla bir nefs tayyi mekânı bir rüya halidir. Bunu Allahû Tealâ size bir gün gelecek, bilinçli şekilde yapmayı nasip kılacaktır. O zaman fizik vücudunuzdan nefsinizin nasıl ayrıldığını yaşayacaksınız. Ve bilerek ayrılacaksınız, bilerek geri döneceksiniz. Ama geri döndüğünüzde farklı bir olayla karşılaşacaksınız. Rüyada olduğunuz gibi bir anda fizik vücudunuzun içine giremezsiniz. Her uzvunuzun üst üste gelmesi lâzım.

Rüyada Allahû Tealâ’nın bir güzelliğini yaşarsınız. Fiziğin ötesine geçersiniz. Hız sınırları bütünüyle kalkar. Kâinatın neresine isterseniz orasına gitmek yetkisinin sahibisiniz. Veya bu dünyada dilediğiniz her yere… Allahû Tealâ insana bütün kapıları açmış ve çok özel imkânlar vermiştir. Allahû Tealâ’nın yolunda, tasavvufta olanlar bu nefs tayyi mekânını Allah’ın emrettiği standartlarda, Besmele ile başlayarak, Âyet-el Kürsî okuyarak gerçekleştirirler. Ve şeytanın onlara hiçbir kötülükte bulunması mümkün değildir. Ama aynı işi yapmaya kalkan, şeytanın öğretisiyle buna benzer bir hususu gerçekleştirmeye çalışanlar için tehlike vardır. Şeytan, onların kafasını çekiçlemek için hazır vaziyette bekler. Kim böyle bir zülmanî tayyi mekân gerçekleştirecekse, o kişi tehlikededir. Başının üzerinde bir, daire şeklinde bir kesim anormal bir hüviyet alır. Kişi çok rahatsızlık duyar.

Allah’ın yolunda olduğunuz için çok şükredin çok hamdedin ki; bu güzellikleri Allahû Tealâ size yaşatır. Hiçbir sıkıntı duymazsınız. Herşeyin en güzel olduğu bir ortamda yaşarsınız. “Herşey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor?” dersiniz. Ne diyorsunuz?

Ne zaman rüyanızda şartlar fizikse meselâ bir fincanı aldığınız zaman elinizle tutabiliyorsanız, içindeki ıhlamuru içebiliyorsanız, o zaman zahirî âlemde değilsiniz, şartlar fizik. Orada berzah âlemindesiniz. Yani sizden evvel ölenlerin nefslerinin yaşamakta olduğu âlemdesiniz. İşte bunu hiç unutmayın.

Yakınlarınızdan birisi öldüğü zaman boşuna üzülmeyin. Onların nefsleri yaşamaya devam eder. Fizik vücutları da toprağın içinde bir süre kalır. O kişiye yarım saat veya bir saat gelen kıyâmet günü uyandığında, Allahû Tealâ tarafından uyandırıldığında: “Ne kadar ölü kaldın?” sorusuna, “Yarım saat veya biraz daha fazla, bir geceden mutlaka az bir zaman uyuya kalmışım.” gibi bir şey söyleyecektir kişiler. Kıyâmet günü herkesin söyleyeceği söz budur. Yani hayat devamlı bir vetiredir ama biz insanlara göre zaman kavramı devreye girer. Ölümümüzden kıyâmet gününün gelmesine kadar kim bilir ne kadar süre geçer. Ama kıyâmet günü, hepiniz nasıl öldüyseniz o hüviyette yeniden dirileceksiniz. Ve hatırlayacağınız şey, kendinizi sadece yarım saat veya bir saat uyumuş gibi hissetmektir. O zaman bu, hayatınızın bir devamı değil mi? Burada dünya hayatını yaşarken 6 saat, 8 saat, 4 saat uyuyorsunuz ama bu bir gerçek uyku. Orada bu kadar uzun bir zaman da geçmediğini düşünerek uyanacaksınız.

Öyleyse fizik vücudunuzun hayatı da devamlıdır. Kıyâmet günü enerji beden haline döndürüleceksiniz. Ondan sonra da sonsuza kadar yaşayacaksınız. Ya cennette ya da cehennemde…

Allah’a ulaşmayı dileyenlerin gideceği yer mutlaka cennettir. Ama dilemeyenlerin de cehennemden kurtulması mümkün değildir.

Öyleyse bu ikinci rüyaya dikkatle bakın! Şartlar fizikse oradasınız, aynada kendinizi görebilirsiniz. Ama şartlar fizik değilse, zahirî âlemdeyseniz aynada kendinizi göremezsiniz. Onlar da sizi göremezler. Böylece rüyalarınızda çok değişik güzellikler yaşayacaksınız.

Bunu bilinçli yapmayı Allahû Tealâ size nasip kıldığı gün, bunun adı tayyi mekândır. Nefs tayyi mekânı dünya için de geçerlidir, zahirî âlem için de geçerlidir, berzah âlemi için de geçerlidir. Ama emr âlemi için geçerli değildir. Nefs, gök katlarına yükselemez. Ama Allahû Tealâ diyor ki: “Biz zemin katı, yıldızları, zemin katın tavanı yaptık.” Yıldızlar boyunca. Neden bahsediyoruz? Bir galakside 2,5 milyar yıldızdan bahsedilmektedir. 2,5 milyar da galaksi olduğu söylenmektedir.

Bu uzak mesafelerle ilgilenenler, bu konuda hep araştırmalar yaparlar. Mütemadiyen de bir şeyler söylerler. Bütün o söylediklerini gidip yerinde bakmak mümkün mü? Evet, bakmak mümkün. Hepiniz bu yetkinin sahibisiniz. Ama ehil olduğunuz zaman size yetki verilir. Sizden hiç kimseye zararın gelmeyeceği bir noktada bunu alırsınız. Herkese dost olabilecek misiniz? Herkes sizin için bir düşman olmak hüviyetinden çıkıyorsa, size hangi kötülüğü yaparsa yapsın, hiç kimse sizin düşmanınız olamıyorsa o zaman bu yetkilerle donatılırsınız.

Allahû Tealâ her güzel şeyi sizin için yaratmıştır. Rüya da bunlardan bir tanesidir. Berzah âleminde sizden evvel ölen herkesi görebilirsiniz. Rahmetli büyükannenizle, büyükbabanızla, dedenizle, ölmüş olan herkesle, annenizle, bizim gibi yaşlılar için anneler babalar da rahmetli olduğu cihetle onların da orada olduğunu bilmenizi istiyorum.

Hani çok sevdiği bir insan ölür de insanlar büyük bir huzursuzluğa düşerler, sıkıntıya, kedere düşerler onlara söyleyin; kederlenmeleri gerekmiyor. Çünkü onlar yaşıyor. Böyle bir durumda olan kişiye salık vermeniz lâzımgelen şey, hacet namazı kılmasıdır. Allah’tan “Yarabbi! Ben bu gece onunla beraber olmak istiyorum.” diye bir talepte bulunmaları yeterlidir. İşte hepsi bu kadar! Allahû Tealâ talebi kabul ederse, o gece sabaha kadar o öldü zannettiğiniz kişiyle birlikte olursunuz, bakarsınız ki o kişi ölmemiş. Kucaklayın! Kollarınızın arasında etiyle kemiğiyle sizin gibi konuşan o tanıdığınızı; annenizi, babanızı, akrabanızı, kimse ölen kişi, onu bulacaksınız. Hatta dünyada konuşamadığınız herhangibir konu varsa, onu da orada rahat rahat konuşun. Hangi konuda bilgi almak istiyorsanız bir şeyleri size söylemeye imkân bulmadan bu dünyadan gitmişse, onları da ondan öğrenirsiniz. Emin olursunuz ki; hayır, o ölmemiştir, yaşamaya devam ediyor. Allahû Tealâ o kadar güzel şeyler verir ki size, Allah’a hayran olursunuz, O’nun kölesi olursunuz. O, herşeye kaadirdir.

Her kim çok yakın birini kaybetmişse ve bir yeisin içine girmişse, huzursuzsa, sıkıntılıysa, üzülüyorsa ona deriz ki: “Hayır kardeşim! Üzülmene gerek yok. Şimdi sen bir boy abdesti alacaksın, yatmadan evvel son namaz olarak hacet namazını kılacaksın.”

Hacet namazı nasıl kılınır? “Niyet ettim Allah rızası için hacet namazı kılmaya.” diyeceksiniz. Boy abdesti şarttır. Bu namaz normal abdestle olmaz.

1. rekâtta 1 Fatiha, 3 tane de Âyet-el Kürsî okunur.

2. rekâtta Fatiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur. (İhlâs, ondan sonra Felâk ve Nâs). Teşehhüd miktarı oturacaksınız, sonra kalkacaksınız.

3. rekâtta Fatiha’dan sonra gene İhlâs, Felâk, Nâs olmak üzere 3 sure okuyacaksınız.

4. rekâtta gene aynı. Fatiha, İhlâs, Felâk, Nâs.

Ondan sonra namazınız tamamlanacaktır. Allahû Tealâ’ya ellerinizi açarak diyeceksiniz ki: “Yarabbi! Ben oraya gitmek istiyorum. Beni oraya gönder. Ben onunla buluşmak istiyorum. Gerçekten orada olup olmadığına inanmak istiyorum.”

Allah için bu hiçbir zaman problem değildir. Sizi oraya gönderir. O gece göndermedi, ertesi gece devam edin. Yılmazsanız bir hafta içinde bu mutlaka gerçekleşir. Ama birçok kişi için daha ilk gece gerçekleşmiştir. Tecrübelerimiz oldu. Kardeşlerimiz gerçekten bunu başardılar. Öyleyse bütün kapılar açık.

Biz hiç kimsenin üzülmesini istemeyiz. Bunlar Allah’ın kolaylıklarıdır. Ve gittiğiniz zaman o öldü zannettiğiniz kişi ile karşı karşıya olursunuz. Sizinle bu dünyada nasıl konuşuyorsa aynı şekilde konuşur. Eski günleri yad edersiniz. Hepsini hatırlar. Sizin hatırlamadığınız şeyleri de hatırlar. Onu kucaklayın, kollarınızın arasında canlı olarak gerçek bir vücut göreceksiniz. Öldü zannettiğiniz kişi canlı olarak yaşar. Sizinle konuşur, unuttuğunuz şeyleri size hatırlatır, ondan alamadığınız bir eksik bilgi varsa orada alabilirsiniz. Bütün bunları niçin söylüyorum? Emin olmanız için söylüyorum. Aklınıza ne geliyorsa sorun, cevaplar alacaksınız. Emin olacaksınız ki, onunla konuşuyorsunuz. O zaman bir yakınınız öldü diye niye üzülüyorsunuz? O ölmedi, orada yaşıyor. Hem de kendisinden evvel ölmüş olanlar, o daha giderken onu karşılarlar. Nerede karşılarlar? Burada karşılarlar, bu âlemde.

Ölmek üzere olan birisinin bir yerlere bakıp birileri ile konuştuğunu göreceksiniz. Siz: “Kiminle konuşuyorsun?”dediğiniz zaman size, “Yoksa görmüyor musun?” der. Sizin görmediğinizin farkında değildir. O ölüme çok yaklaştığı için artık önünde âlemler açılır. Ve onlarla konuşur. Siz de merakla bakarsınız, konuştuğu birisi ortalıkta yok. Ama aslında var. Bu gözlerinizle göremezsiniz, o da o gözlerle bakar ama aslında gördüğü o gözler değildir. Nefsinin gözleri ile görmektedir.

Bunların hepsini yaşayacaksınız. Bunlar bu yolun Allahû Tealâ tarafından ikramıdır. Ve rüyaları çok seveceksiniz. Ama rüyalara çok bağlanmayın, yoksa bu âlemden daha fazla sevmeye başlarsınız oraları. O da güzel olmaz. Unutmayın bu dünyada vazifeleriniz var. Yaşadıklarınızı, bu güzellikleri başka insanların da yaşamasını temin edeceksiniz. Onlara Allah’ı anlatacaksınız, sizlere öğrettiğimiz kurtuluş reçetesini vereceksiniz onlara. Biliyorsunuz insanlar çoktan Allah’a ulaşmayı dilemeyi unutmuşlar. 14 asır evvel bütün sahâbenin gerçekleştirdiği, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme devresinde herkesin gerçekleştirdiği bir asr-ı saadetin arkasında bir dilek yatar. “Allah’a ulaşmayı dilemek.” 3 tane kelimeyle ifade edilen bir dilek. Herşey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor? Ne diyorsunuz?

Berzah âlemine gittiğiniz zaman bu âlemden bir farkını göremezsiniz. Evler, otomobiller, trenler, uçaklar, insanlar ve sevdikleriniz ordalar. Hiç tanımadığınız insanlarla da her an karşılaşabilirsiniz. Fizik şartlarda yaşarsınız. Ama oranın fiziğine göre. Dikkat edin! Şimdi oradaki farklılıkları söylemek istiyorum size. Rüyada berzah âlemine gittiniz. orada şunu göreceksiniz, hiç kimse orada ölemez. Bu âlemdeki gibi silâhlar falan yok mu? Var. Peki o silâhla ateş edildiği zaman ne olur? Ateş edildiği zaman öteki kişiye bir şey olmaz. Kendisini yaralanmış gibi hisseder. Kendisini bir de bakar, hayır, öyle bir olay yok. En yüksek uçurumdan aşağıya düşüyor, hiç bir şey olmuyor.

Orada hiç kimse ölemez. Birinci farklılık budur. Berzah âleminde ölüm olayı mümkün değildir. O kişi zaten ölmüştür. Nefs olarak orada yaşamaktadır. Onunsa ölümü söz konusu değildir. Kıyâmete kadar orada yaşayacaktır, kıyâmet günü oradan ayrılacaktır, kıyâmet günü dirilen fizik vücudun içine tekrar girecektir. Ne zaman? O fizik vücudunuz orada ikinci ölümünü yaşayıp, dirildikten sonra.

Herkes cennete ve cehenneme girmeden evvel iki defa ölmüş, iki defa dirilmiş olacaktır. Peki ikinci dirilmenin mânâsı nedir? Niçin diriliyor insanlar? Niçin bir defa daha diriltiyor Allahû Tealâ? Çünkü eşitliği sağlıyor. Cennette veya cehennemde insanların hepsi aynı yaşta olurlar. Enerji bedenlerle olurlar. Bir daha yaşlanma olayı kesinlikle yoktur. Milyarlarca sene orada yaşanacak. Kişi genç haliyle olacak.

Herşey öylesine güzel ki… Anlatmakla değil yaşamakla güzel… Ama bunları size anlatırken bu güzellikleri yaşamanızı öyle can-ı gönülden istiyorum, Allahû Tealâ inşaallah yaşatır. Ne kadarına lâyıksanız, o kadarını yaşarsınız. Aranızda bu gerçeklere ulaşanlar hamdolsun ki var. Öyleyse siz de ulaşabilirsiniz. Ama evvelâ şundan kesin olarak emin olmalısınız ki; onlar ölmüyorlar. Yaşamakta devam ediyorlar.

Ölen kişilerin nefsleri ölmez, yaşamaya devam eder. Orada birinci özellik insanların ölmemesidir. İkinci özellik daha farklıdır: Orada zaman içinde yolculuk etmek mümkündür. Yani kendinizi veya başkalarını çok genç yaşlarda, meselâ ilkokulda imtihana girerken görebilirsiniz. Öğretmenleriniz de aynı standartlardadır. Yani bundan 60 sene evvelki ilkokuldaki halinizi görürsünüz, öğretmenleriniz de aynı öğretmenlerdir, aynı yaştadırlar. Yani zamanda geriye doğru yolculuk veya tersini görürsünüz. Çocuk yaşta kaybettiğiniz bir kişinin yaşlı halini görürsünüz. Çocuk yaşta ölmüştür, genç yaşta ölmüştür, 25 yaşında ölmüştür meselâ… Ama onu yaşlı halde görürsünüz, kendimizi de daha yaşlı halde görürüz.

Öyleyse zaman içerisinde geçmişe ve geleceğe doğru gidişler orada mümkündür. Rüya denilen bu müesseseye dikkat edin. Allah’ın bir büyük ni’metiyle karşı karşıyasınız. Uçmanın o müstesna zevkini yaşamak mı istiyorsunuz? Allah’tan isteyin bunları. Ve talebinizde ne kadar ehilsiniz, neye ehilseniz, neye lâyıksanız Allahû Tealâ size onu mutlaka verir. Öyleyse ehliyetinizi, liyakatinizi arttırmaya çalışın. Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde herşey öylesine güzel dizayn edilmiş ki; O’na size verdiği bu muhteşem ni’metler dolayısıyla ne kadar şükretseniz ne kadar hamdetseniz azdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


-45/CÂSİYE-13: Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

 

Şimdi bu anlattıklarımızdan haberi olmayan, bunları yaşamayan insanlar: “Bütün bu gökler, bütün bu arzlar, iki buçuk milyar galaksi, iki buçuk milyar her galakside yıldız var. Böyle bir sonsuzluğu Allahû Tealâ bizim için yaratsa ne yazar. Ben oraya gidip gelemedikten sonra ne yapayım?” diyebilir. Ama oralara gidiyor, farkında değil. Işık duvarını aşarken bu âlem unutulur, oraya gider kişi, yaşar. Dönerken gene ışık duvarını aşacaktır. O zaman da gittiği yerin standartları unutturulur. Birisi unutulduğu zaman diğeri geri döner.

Bunları yaşamaya başladığınız zaman göreceksiniz ki, oralarda başka medeniyetler var. Bu âlemden çok daha medeniyet seviyesi yüksek, ışık hızının ötesine geçebilmiş insanlar göreceksiniz veya tersi söz konusu olabilir. Çok daha ilkel seviyede yaşayan insanlar. Son atom savaşından sonra o âlemde ne kadar zaman geçmiş, belki bir hidrojen bombası sonrasında ne kadar zaman geçmiş o önemlidir. Aynı zaman devrelerinde Allahû Tealâ bütün insanlara medeniyet yolunda, teknikte ilerlesinler diye mutlaka yardım eder. İşte son atom savaşından bugüne gelinceye kadar en uzun devrenin sahipleri, en yüksek medeniyetlerin de sahipleridir. Medeniyetin sahibi olmak, Allah’a yakın olmakla, olmamakla alâkalı bir konu değildir. Allah’ın dostları da olsalar olmasalar da bu insanların çalışmalarına bağlı bir konudur. Görüyorsunuz ki teknik bu dünya üzerinde de baş döndürücü bir hızla ilerliyor.

Öyleyse berzah âlemini unutmayın. Eğer bilirseniz ki; o uçurumdan düştüğünüz zaman ölmeyeceksiniz, zaten korkmazsınız. Ve de aşağı doğru inerken uçmaya da başlayabilirsiniz. Bu söylediklerimi hayaller zannetmeyin. Siz de yaşayacaksınız. Yaşadığınız zaman ne demek istediğimizi sevinç gözyaşlarıyla hatırlayacaksınız. Allahû Tealâ size de bu güzellikleri nasip kıldı diye. Herşey o kadar güzel dizayn edilmiş ki; nereyi dilerseniz kâinatta sizin farkına bile varmadığınız yerler, bu dünyaya dönerken unuttuğunuz yerler, o zaman birer birer yaşanacak yerler olacak.

Rüyanın bir boyutu bu âlemde geçer, ikinci boyutu berzah âleminde geçer. Üçüncü boyutu, emr âlemi boyutu yoktur. Emr âlemi boyutuna ruhunuz gidebilir. “Ama benim ruhum Allah’a ulaştı.” diyorsunuz, tamam. Ama eğer bir gün iradenizi de Allah’a teslim ederseniz o zaman başınızın üzerine Allahû Tealâ sizin ruhunuzu verecektir. O ruh, gök katlarında yükselebilir ama nefs yükselemez. Birinci gök katına bile çıkması mümkün değildir. Aşağıya doğru inebilir ama yukarı çıkamaz. Aşağı inmek de Allahû Tealâ’nın müsaade vermemesi halinde geçerli değildir, o uygun görürse. Yani kişi sağlam bir zemine oturmuşsa, şeytanın ona bir tesiri olmayacaksa, o zaman Allahû Tealâ ona müsaade eder. Çünkü aşağısı sadece cehenneme gideceklere ait olan bir âlemdir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


-83/MUTAFFİFÎN-18: Kellâ inne kitâbel ebrârı le fî ılliyyîn(ılliyyîne).
Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir).

 

Göğün 7. katında 1. âlem; kader hücreleridir.


-83/MUTAFFİFÎN-7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).
Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir).

 

İlliyyin ve siccîn iki ayrı dizaynı ifade eder. Rüyalarla haşır neşir olmanız güzel şey ama sakın orasını buraya üstün tutmayın. Burada tekâmülünüz, Allah’a yaklaşmanız söz konusudur. Bir defa daha bir hayatınız olmayacak.

Öldükten sonra yeniden dirilip de bu âlemde yaşamak diye bir şey, reenkarnasyon olayı yoktur. Bu bir hayaldir, bir yalandır. Cinlerin insanları uyutmasıdır, işletmesidir. Adam diyor ki: “Ben falanca tarihte şu kişi tarafından öldürüldüm.” Bakıyorsunuz, söylediği doğru. “Benim bir karım vardı, 3 tane çocuğum vardı, isimleri şunlar şunlar şunlar; şöyle şöyle şöyle olaylar yaşadık… Beni karşılaştırın onunla, anlatayım.” Karşılaştırıyorlar, bütün söyledikleri doğru. İşte bu gibi olaylar sebebiyle insanlar zannediyorlar ki; o kişi ölmüş, öldükten sonra ruhu tekrar gelmiş, başka bir insanın vücuduna girmiş. Yalan! Alâkası yok. Bu sadece bir cindir. Cinler bizim gibi 60-70 yıl yaşamıyorlar, 100 yıl yaşamıyorlar; 3000 yıl, 4000 yıl yaşayan cinler vardır. Hz. Süleyman devrindeki ifrit, hâlâ hayattadır.

Öyleyse muhtevaya dikkatle bakın. Bir cin bir vücutta yaşıyor. Ne kadar yaşayabilir? O vücut ne kadar yaşarsa, o vücut içersinde o kadar yaşayabilir. O kişi öldü, ölene kadar onun içinde yaşayan cin, bütün olaylardan haberdardır. Hatta kişiyi kontrolü altına almışsa ona dediğini zorla yaptırır. Ve o kişi öldüğü zaman, o vücuttan başka bir vücuda atlamak için cin bekler. Doğmakta olan birisinin vücuduna girer veya yaşamakta olan birisinin vücuduna girer. Üç türlü insan vardır:

Cinlerin asla vücuduna giremeyeceği insanlar,

Sadece trans halinde girebileceği insanlar (o kişi trans haline gelecek, o zaman bir cin vücuda girebilir.),

Her zaman cinlerin o vücuda girebileceği insanlar,

3 ayrı yaradılış dizaynı vardır. Şeytanlar da cin taifesindendir, onlar da bir insanın vücuduna girebilirler, o vücut ona müsaitse. Böyle bir dizaynda neden bahsediyoruz? Allah’ın dostları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Cinler, şeytanlar onlara hiçbir etki yapamazlar. Onlar, ondan uzak kalmak mecburiyetindedirler. Cinli bir kişi tâbî olduğu zaman, onun ciniyle konuşuruz. Cin onun vücudunu kullanarak konuşmaya başlar. Ve ona teklif ederiz: “Ondan çık benim vücuduma gir.” O zaman cinler, ne diyor biliyor musunuz? “İyi ama o zaman yanarak ölürüm.”

Allahû Tealâ’nın yolunda Allah bize ilim öğretir. Bu ilmi Allah’ın öğretisiyle öğrenirsiniz. Öyle bir noktaya gelirsiniz ki; sizin tarafınızdan giyilmiş bir çorap, bir cinliye giydirildiği zaman, artık o vücuda cin tesir edemez. Oradan ayrılmak mecburiyetindedir. Hangi şartlar içinde? Bir tek şart; o kişi Allah'a ulaşmayı dilemişse. Dilememişse tesir oluşmaz. Öyleyse kimse korkmasın. Allah herşeye kaadirdir.


 

İmam İskender Ali M İ H R

October 11

İslamdan kopanlar 12 İHSAN


İSLÂM’DAN KOPANLAR

12 İHSAN

Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde sahâbeye tâbî olanların ihsanla tâbî olduğu söylüyor:

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler): onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

Kur’ân-ı Kerim’de ihsanla tâbî olmak diye bir müessese vardır. Kur’ân-ı Kerim 4 tane 7 basamaktan oluşur.
Kişi önce Allah’a ulaşmayı diler. Bu, ihsanların başlaması için yeterli sebeptir.
Herkes 1. basamakta olayları yaşar. 2. basamakta, bu olaylara karşı kişiler tavırlarını ortaya koyarlar. Mutlaka bütün insanlar “Allah’a ulaşmayı dileme” tebliğine muhatap olurlar.
Bu aşamada kişilerin gösterdikleri tavırlara göre şu gruplar oluşur:
      - Tebliği hemen kabul edenler: Hassaları (görme, işitme, idrak) ve uzuvları (göz, kulak, kalp) açıktır.
      - Tebliğe karşı çıkmayan ve kayıtsız kalanlar: Hassaları kapatılır. (Bakara-6, 7, Casiye-23)
      - Karşı çıkanlar: Uzuvları kapatılır. (İsra-45, 46)
- Karşı çıkan ve başkalarını da saptıranlar: Hem uzuvları hem hassaları kapatılır.

2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.
2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır.

45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) kıldı (çekti). Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

Kişi 3. basamakta Allah’a ulaşmayı diler.
4. basamakta Allahû Tealâ o kişinin üzerinde Rahîm esmasıyla tecelli eder.
5. basamakta gözlerdeki hicab-ı mesture, basar hassasındaki gışavet alınır. (1. ve 2. ihsan)
6. basamakta kulaklardaki vakra, sem’î hassasındaki mühür alınır. (3. ve 4. ihsan)
7. basamakta kalpteki ekinnet, idrak hassasındaki mühür alınır ve kalbe ihbat konur. (5., 6. ve 7. ihsan)
8. basamakta Allah, kişinin kalbine ulaşır. (8. ihsan)                                                                      
9. basamakta kalp Allah’a döndürülür. (9. ihsan)                                                          
10. basamakta kişinin yaptığı zikirle kalbe nurlar gelir. (10. ihsan)                         
11. basamakta kalbe gelip %2 oranında içeri sızan rahmet nurlarıyla kişi huşûya ulaşır. (11-1. ihsan)
12. basamakta hacet namazı ile Allah’tan mürşidini öğrenir. (11-2. ihsan)                      
13. basamakta mürşidine ulaşır. (12. ihsan)


__________________

MUTLULUK


MUTLULUĞA YOLCULUK
MUTLULUK

Allahû Tealâ bütün insanları mutlu olsunlar diye, saadeti yaşasınlar diye yaratmıştır. Hepinizin yaratılış sebebi aynıdır. Allahû Tealâ hepinizin mutlu olmasını ister. Bunun için Allah’a kul olmanızı ister.
Mutluluk, Allah’a kul olmanın standartları içinde mümkündür ve sadece o istikamette gelişir. Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz! Ancak dilerseniz Allah’ın kulu olabilirsiniz. Bu ise mutluluğa mutlak olarak imzanızı atmanız demektir. Çünkü Allahû Tealâ o noktadan itibaren sizi teslim alır.
Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allah onun bu dileğini anında işitir, bilir ve görür. Ve derhal o kişi üzerinde Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli o kişinin mutluluğunun başladığını ifade eder. Çünkü Allahû Tealâ kişiyi kontrolü altına almıştır. O kişiyle şeytanın arasındaki bütün ilişkileri bir anda sıfırlamıştır. Artık şeytan Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye hiçbir şey yapamaz, dişlerini geçiremez, onu rahatsız edemez. Allahû Tealâ şeytanın o kişiye olan müracaatını keser:

24/NUR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, şeytanın adımlarına tâbî olmaktan otomatik olarak kurtulmuştur.
Herkes kurtulabilir, Allah’a ulaşmayı dilemek bunun için yeterlidir. Şeytanın üzerinizdeki tesiri bir anda Allahû Tealâ tarafından sıfırlanır, derhal pozitif bir alana girersiniz. Böylece hepiniz için Allah’ın indinde mutluluk olayı başlamıştır. Mutluluğunuz ruhunuzun Allah’a ulaştığı noktaya kadar kesintisiz olarak devam edecektir. Çünkü Allah’ın sözü vardır, buyuruyor ki:
“Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım.”
İşte iki âyet-i kerime:

13/RAD-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Görülüyor ki Allah ile olan ilişkilerimizde, Allahû Tealâ hepimiz için müjdeler veriyor ve “En çok sıkıldığınız şey mutsuzluk değil mi? Sizi mutsuzluk denilen o kafesten, o hapishaneden Ben kurtaracağım. Ama sizden küçücük bir şey istiyorum. Kalbinizden bir dilekle, ruhunuzu Bana ulaştırmayı dilemenizi istiyorum. Bunu yaparsanız o zaman Ben, sizin üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli ederim.” buyuruyor.
Allah’ın Rahîm esmasıyla tecelli ettiği bir insan olduğunuz andan itibaren mutluluk sizin içindir. Çünkü Rahîm esmasıyla tecelli, şeytanın size azap vermesine, sizi huzursuz etmesine, size sıkıntı vermesine kesin olarak mani olur. Bu noktada şeytan size hiçbir şey yapamaz, huzursuz olmazsınız. Allahû Tealâ sizin üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli ettiği zaman size ardarda furkanlar verir.
Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan kördür, sağırdır, dilsizdir, Allah’ın âyetlerinden gâfildir, gideceği yer cehennemdir. Şu dünya üzerindeki titri, sahip olduğu ilim ne olursa olsun ölçü budur. Ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemeyen bütün insanlar kördür, sağırdır ve dilsizdir. Kendilerine tebliğ mutlaka yapılmıştır ama ilgilenmemişlerdir. İlgilenmedikleri için Allah, onların basar isimli görme hassalarının üzerine gışavet adlı bir perde çekmiştir. Onların sem’î isimli işitme hassalarını mühürlemiştir. Onların kalplerindeki idrak hassalarını mühürlemiştir ve kişinin kalbine ekinnet koymuştur (idraki önleyen ilâhi kompüter). Böyle bir insan mutsuzdur, huzursuzdur, sıkıntılıdır.


__________________

DUYGU İKLİMİ - ZAMANIN NİNNİSİ

DUYGU İKLİMİ ZAMANIN NİNNİSİ

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,
Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
Yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak....
Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
Gerçekleştirmeyi denemeli!
Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,
  Kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
  Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
  Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
  Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
  Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip
  Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;
  Gördüğünü hissedebilmeli!
  Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
  Değerli olabilmeli hayat!
  İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
  Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
  Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
  Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
  Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
  Sevgisiz, soysuz kalarak!
  Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
  Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
  Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
  Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
  Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
  Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli!
  Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
  Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
  Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç çaresiz kalmamışsan,  
  Dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan,
  Neşesizdir kahkahaların;
  Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
  Ne herkesi düşünmekten kendini, ne kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!
  Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...
  Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
  Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
  Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
  Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!
  Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
  Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
  Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
  Zaman bulabilsin;
  Bir teşekkür, bir elveda için...
  Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer;
  Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
  Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı!


__________________
 

AHMED YESEVÎ HAZRETLERİ

HAKK DOSTLARI

Ahmed Yesevî Hazretleri 63 yaşına gelmişti. Dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda toplayıp: "Ey gönül dostları, Allahû Tealâ'nın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) 63 yaşında bu dünyadan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehaneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım..." buyurdu. Müridlerinin gözleri yaşlı olarak: "Ey sultanımız, bizim halimiz nice olur?" sözlerine karşı:
"Sizi Allahû Tealâ'ya emanet ediyorum." dedikten sonra merdivenle çilehaneye indi. Ahmed Yesevî Hazretleri mezar misali olan o yerde, vefat edinceye kadar, devamlı ibadet, tâat ve Allahû Tealâ'yı düşünmekle meşgul oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devam etti. Kendisini vefat etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, bambaşka bir huşû, bağlılık ve teslimiyetle ibadetlerini yaptı.
Burada evliyalık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı. 63 yaşından sonra ömrünün diğer yarısını orada ibadetle geçirdi; 91 yaşında vefat etti. Ahmed Yesevî Hazretlerinin önde gelen halifelerinden Seyyid Mansur Ata, çile kuyusuna ilk defa indiği zaman gördüğü manzaradan ciğeri parçalandı. "Hocam bu dar yerde ve sıkıntılı bir haldedir." diye düşünerek gözyaşlarına boğulduğu sırada perdeler açıldı. Kalp gözüyle, o daracık zannettiği yeri bir ucu doğuda, diğer ucu ise batıda gördü. Bu hal karşısında, kalbinden geçirdiklerinin yersiz olduğunu anlayıp kendi kendine: "Allahû Tealâ, evliyasına sıkıntı çektirmez! Diğer insanların onlarda sıkıntı görmeleri, çok acı çekiyor zannetmeleri, hakikatte onlar için bir ni’mettir. Bu saadet sahipleri, görünüşte çok acı zannedilen o sıkıntılardan öyle zevk ve tad alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duymazlar. Allahû Tealâ bu sevgili kulu için, daracık bir hücreyi çok geniş yapar. Manevî bakımdan öyle lezzetler, tadlar ihsan eder. Zahir olarak, görünürde çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun ruhu, zevk ve neşeden uçmaktadır. Vücudunu bin parçaya bölseler ne gam…” diye söylendi.
Ahmed Yesevî Hazretleri yetiştirdiği talebelerin herbirini bir memlekete göndermek suretiyle İslâmiyet’in doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bazıları sonraları Moğolların katliamından kaçıp kurtulmak suretiyle Anadolu'ya da geldiler. Bu suretle onun yolu Anadolu'da yayılıp tanındı. Anadolu'nun müslüman Türklere yurt olması, onun manevî işaretleri ile hazırlandı.
Ahmed Yesevî Hazretleri herkese iyilik eder, kendisinden hiç kimse rahatsız olacak bir hareket görmezdi. Bütün insanların dünya, ahiret saadeti ve rahatları için gayret ederdi. Dergâhı fakir ve yoksullar, yetim ve çaresizler için sığınak yeriydi. Ahmed Yesevi Hazretleri sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki:
“Ey Dostlar! Cahillerle dostluk kurmaktan sakınınız!”
“Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felâketlerden felâketlere sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.”
“Himmet, yardım kuşağını sıkı sıkıya beline sarmayan insan, dünyaya meyl ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda gözyaşları dökerek ağlamadıkça, Allahû Tealâ'ya ait ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerlemesi mümkün değildir.”
“İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahû Tealâ'ya kavuşturan yolda ilerleyemez. Gönlü ve kalbi ile dünya düşünce ve işlerinden sıyrılıp, yalnız Allahû Tealâ'ya yönelmedikçe, hakikat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrak edip anlayıp bilmekten uzaktırlar.”
"Ey dostlar! Bir kimse, Allahû Tealâ'nın aşkı ile yanıp yakılarak, bu denizde çok usta bir dalgıç olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdaniyet denizine giremez. Ona girmek için çok usta ve dikkatli bir dalgıç olmak gerekir."
"Gönlünde Allahû Tealâ'nın aşkını taşıyanlar, dünya ile tamamen alâkalarını kesmişlerdir. Halk içinde Hakk ile olurlar. Bir an Allahû Tealâ'yn unutmazlar."
"Ahkâm-n İslâmiyeyi, İslâmî hükümleri tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyalık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hatta kendisinde bazı hallerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hallerinin Rahmanî olduğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte birtakım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bilmezler. Kendisinde var zannettiği o haller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idaresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne zavallı ve bedbahttırlar."
Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahû Tealâ'ya çok tövbe, istiqfar etmek, her zaman Allahû Tealâ'yn düşünmek, O'nun razı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O'ndan gâfil olmamakla mümkündür.”
"Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma! Kalp kırmak. Allahû Tealâ'yı incitmek demektir."
"Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır."
"Gariblere merhamet etmek, Resûlullah'ın (S.A.V) sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır."
"Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol! Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme!"

Devam ediyor…


__________________
 

September 27

RİSALE-İ NURDA ALLAHA ULAŞMAYI DİLEMEK

ALLAH’I İSTEMEK BİLİNCİNE ULAŞABİLESİN

O'ndan ister, kusurlarına günahlarına bakar affetmesi için Rabbisine teveccüh eder, haramlara karşı doymak bilmeyen iştahını arzularını gördükçe de esas O'na (ALLAH’A)iştiyak (İSTEK)duyulması gerektiği bilincine ulaşır. Tefekkür eder düşünür "Nefsim madem sen böylesin dön bu tarafa senin esas tatmin olacağın sınırsız güzellikler burda!" der.
************

NEFSİ AŞIP ALLH’A ULAŞABİLESİN

3- ŞEFKAT "Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir."

"Bütün güzelliklerin iyiliklerin hasenatın sevapların başarıların gerçek sahibi O !" ve "Her kötülüğün kaynağı nefsim!" de ki o nefsi aşıp O!nunla(ALLAH’LA) buluşabilesin!

BAKİ OLANA YÖNELMEK

Ve insan düşünür ve der: "Ben faniyim dünyam fani... Maddesine bakan yönüyle yok olup gidici. Ama Ruhumla manevi boyutuyla hayatım ebedi olarak devam edecektir. Çünkü Baki'nin aynası da baki olacaktır. Öyleyse her faniden vazgeçmek Baki olana yönelmek gerekecektir.

HERŞEYDE ALLAHA GİDEN BİRYOL BULMAK

Belki, idamdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur'ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve aynadarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır.

__________________
Kadılar, müftüler cümle geldiler
Kitapların hep önüme koydular
Sen bu ilmi nerden aldın dediler
Bir kamil mürşide varmazsan olmaz.
   Yunus Emre

Allahı Seviyormusun

September 26

ALLAH’A YÖNELMEK VE ALLAH’A ULAŞMAK


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz: Allah’a yönelmek ve Allah’a ulaşmak.

Allah’a yönelmek bir dileği ihtiva eder. Kim hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilerse, o kişi Allah’a yönelen biridir. Bu yönelmeye bir başka ifadeyle, Allah’a ulaşmayı dilemeye Allahû Tealâ “münîb olmak” diyor. Kelime Arapça’da “yönelmek” istikametinde kullanılıyor. Enîbu kelimesi, munîbîne kelimesi, yunîb kelimesi aynı kökten gelir.

Rûm Suresinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

 

“Allah’a yönel (Allah’a ulaşmayı dile), Allah’a münîb ol. Ve böylece Allah’a karşı takva sahibi ol. Ve namaz kıl ve müşriklerden olma.”

Bu nasıl bir şirk ki; Allahû Tealâ kişiyi bir dilekle bu şirkten kurtarıyor. Puta tapan bir insan böyle bir dilediği diler mi? Kişi Allah’a değil puta inanıyor. Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey aklının ucundan bile geçmez. O kendisini yaratan Allah, bu kişi için bir değer taşımıyor. Böyle kişiler için Allahû Tealâ onların şirkte olduğunu söylüyor. Bu, gizli şirkin işaretidir.

Açık şirk putlara tapmaktır. Allah’a ulaşmayı dilememek gizli şirktir. Çünkü Allahû Tealâ: “Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol ve böylece müşriklerden olma; yani şirkten kurtul, müşrik olmaktan kurtul. O müşrikler ki dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır, herbiri kendi elindekiyle ferahlanır.” diyor.

Öyleyse bu gizli şirk müessesesi herkes için çok açık bir muhteva taşır. Sadece 2 tür insan vardır; şirkte olanlar ve olmayanlar. Allah’a mülâki olmayan dilemeyen herkes şirktedir. Şirkten kurtulabilmek için temel faktör, Allah’a mülâki olmayı dilemektir, dilemeyen bir insan şirktedir.

Öyleyse Allah’a yönelmek, kişiyi gizli şirkten mutlaka kurtarır. Şirktekilerin gideceği yer cehennemdir. Şirkten kurtulan kişi hidayettedir. 2 kanat vardır: Sağ kanat hidayet kanadı, sol kanat şirk kanadıdır. Bir insan Allah’a mülâki olmayı dilemedikçe dalâlettedir. Dalâletin bittiği yerde hidayet başlar. Hidayetin başladığı yerde dalâlet sona erer.

Hidayet nerede başlar? Bir dilekle Allah’a ulaşmayı dilediğimiz zaman başlar. O, hayatınızın vazgeçilmez bir hedefi olmalıdır. Mutlak olarak siz! Şu anda bizi dinleyenler (okuyanlar), mutlak olarak Allah’a ruhunuzu ulaştırmayı dileyiniz! İslâm ilmi size Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanındaki gibi anlatılmamıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den asırlarca sonra ortaya çıkan insanlar Allah’a ulaşmayı dilemeyi, mürşide tâbiiyeti, ruhun Allah’a ulaşmasını, fizik vücudun teslimini, nefsin teslimini, irşad olmayı ya da muhlis olmayı (ikisi de aynı mânâya gelir) ve irşada memur ve mezun kılınmayı, 7 safhayı hiç konuşmamışlar, tartışmamışlar ve İslâm’ın 5 şartı üzerinde bir hüküm ortaya çıkmıştır:

1-      Namaz kılmak

2-      Oruç tutmak

3-      Zekât vermek

4-      Hacca gitmek

5-      Kelime-i şahadet getirmek.

İnsanlar samimiyetle inanmışlar ki: “Bu devirden itibaren İslâm’ın 5 şartı yaşanırsa herkes cennete girer. Yaşamayanlar için de durum çok önemli değildir. Eğer Allah’a inanmışsa, İslâm olduğuna da inanıyorsa bu inanç bu kişi için yeter. Evet, cehenneme girecektir; bir süre cehennemde kalacaktır, cehennemde hafif tertip kavrulduktan sonra oradan çıkıp hop cennete girecektir.”

İşte bu saçma sapan, Kur’ân’la hiç alâkası olmayan inançlar, Mâturîdi’nin ve Eş’âri’nin îmân konusundaki tartışmalara başlamasından sonra oluşuyor. O noktaya kadar İslâm âlemi 7 safhayı da yaşıyorlardı. Allah’a ulaşmayı diliyorlardı. Mutlaka Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e, O’ndan sonra da irşad etmek yetkisinde olan herkese; Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a Hz. Ali’ye, Hz. Ebû Bekir’e tâbî oluyorlardı. Daha sonra onların yetiştirdikleri mürşidlere tâbî olundu. İrşad makamı dünya üzerinde hiç eksilmedi. Bugüne kadar hep geldi. Bunun en verimli kaynağı tasavvuftur. Tasavvuf, 7 safhanın 7’sini de muhtevasına alan tam bir Kur’ân yaşantısıdır.

En çok hamd ve şükrümüzü mucip olan şey, Allahû Tealâ’nın bize Kur’ân’ı öğretmesidir. Ne yazık ki 14 asırda dînin insanları kurtuluşa ulaştıracak olan bütün temel faktörleri, dîni yaşadıklarını zanneden geniş çevreler tarafından unutulmuştur. İşte bu geniş çevre demekten kastimiz; İslâm’ın 5 şartını yaşayarak cennete gireceklerine kesin şekilde inanan insanlardır. Konunun ilginç yanı, Kur’ân’ın keseler içerisinde duvara asılması ve insanların her devirdeki âlimler tarafından kendilerine öğretilen eksik bilgiyle ihtiva etmeleri, onu kendilerine yeterli görmeleridir. İşte bugün Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 14 asır sonra üniversitelerimizde artık insanları kurtuluşa ulaştıracak olan bir İslâm öğretilmiyor. Hatta bunu öğretmeye kalkanlara da üniversitelerdeki öğretim üyeleri karşı çıkıyorlar. O kadar eminler ki öğrendikleri ilmin doğru olduğuna…

Elbette öğrendikleri İslâm’ın 5 şartının 5’i de geçerlidir. Elbette Kur’ân’da hepsi de farzdır ama bu farz olmak onları cehennemden kurtaramaz. Öyleyse hangi tarzda bir dizaynı düşünüyoruz? Allahû Tealâ’nın indirdiği Kur’ân, bütün devirlerde insanlar için bir bütünü oluşturmuştur. Kur’ân’a dikkatle bakın! Kur’ân eksiksiz, tam ve mükemmel bir metindir. Allah’ın katından indirilmiştir. Allahû Tealâ bu söylediğimiz hakikati O’nun içine koymuş. Diyor ki: “Biz bu kitapta, bu Kur’ân’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Herşeyi bu kitabın içine yerleştirdik.”

 

-6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).
Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).

 

Neyi yerleştirmiş? O dînden evvelki Hz. İsa’nın dînini. Ne yerleştirmiş? Hz. İsa’dan evvel Hz. Musa’nın dînini, O’ndan evvel Hz. İbrâhîm’in dînini, O’ndan evvel Hz. Nuh’un dînini, O’ndan evvel; ilk evvel Hz. Âdem’in dînini. Hepsi aynı dîn. Dînde değişme olmaz. Dîn, Allah’ın dînidir ve 7 safha 4 tane de teslim ihtiva eder.

İşte Hz. İbrâhîm’in hanif dîni dediğiniz zaman 3 tane esas göreceksiniz:

1- Vahdet: Allah’ın tekliği.

2- Tevhid: Allah’a ulaşmayı dileyen insanların oluşturduğu tek bir cemaat.

Neredeki cemaat? Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allah’a ulaşmayı dileyerek takva sahibi olan tek cemaat, geri kalanların hepsi şirkte, gizli şirktedir.

3- Teslim: Hz. İbrâhîm’in dîninin en önemli faktörü teslimdir. Ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi ve iradenin teslimi.

İşte dîn bundan ibarettir. Her kademe, farz kılınmıştır:

Allah’a ulaşmayı dilemek farz kılınmıştır.

Mürşide tâbiiyet farz kılınmıştır.

Ruhu Allah’a ulaştırmak farz kılınmıştır.

Bu 3 safhanın 3’ünü de Allahû Tealâ tekeffül etmiştir. Yani kişiye kefil olmuştur ki: “Ey Benim kulum! Sen Bana ulaşmayı dileyeceksin. Dilediğin taktirde senin ruhunu Ben Kendime ulaştıracağım ama sen ulaştırmışsın gibi sana mükâfat vereceğim. Bana ulaşmayı dilediğin zaman 1. kat cennet senin. Mürşidine tâbî olduğun zaman 2. kat cennetin sahibisin. 1.’sini 3. basamakta yaşarsın, 2.’sini 14. basamakta. Ruhun vücudundan ayrılır. Senin ruhunu, Biz Kendimize ulaştırırız ve sanki sen ulaştırmışsın gibi seni mükâfatlandırırız. Seni 3. kat cennetin sahibi kılarız.”

Bu, cennet hayatındaki Allah’ın ardarda gelen 3 hediyesidir. Neden hediye diyoruz? Çünkü Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin ruhunu, o kişi hayattayken Kendisine ulaştırmaya kesinlikle söz vermiş. Yeter ki kişinin 7-8 aylık bir ömrü Allahû Tealâ tarafından verilmiş olsun. Böyle bir dizaynda o kişinin kaderinde 7-8 aylık bir ömür varsa ve o kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse -mutlaka kendi iradesiyle dilemiş olması lâzım- Allahû Tealâ mutlaka onu Kendisine ulaştıracaktır. Hem ulaştırmayı garanti ediyor hem 3. kat cenneti garanti ediyor hem de dünya mutluluğunun yarısını garanti ediyor. Neden? Çünkü bir kişi Allahû Tealâ tarafından ruhu Allah’a ulaştırılırken nefsinin kalbindeki afetler %51 azalır. Bu onun dünya mutluluğunun günün yarısını aşması demektir. Yani 24 saatlik bir zaman parçası içerisinde bu kişi 12 saatten daha fazla mutlu olmak imkânının sahibidir. Ya da olayları değerlendirirsek; bu olayların yarısından fazlasında, yarısında diyelim -%1’lik rakam büyük bir rakam değil- mutlaka bu kişi mutludur.

Allahû Tealâ bu kadar lütufkâr, bu kadar insanları sever. İnsan Allah’ın katındaki en üstün mahlûktur. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:


-45/CÂSİYE-13: Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

 

“Ey insanlar! Bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığım herşeyi katımdan sizlerin emrinize musahhar kıldım.”

“Meleklerin emrine musahhar kıldım.” demiyor, “Cinlerin emrine musahhar kıldım.” demiyor, “Sizlerin emrine musahhar kıldım.” diyor.

Allahû Tealâ: “Bütün göklerde, bütün arzlarda yarattığım her şeyi.” diyor; göklerdeki insanlardan bahsediyor, yerlerdeki insanlardan bahsediyor ve ikisinin arasındaki insanlardan bahsediyor. Yani kâinatta bizim dünyamız gibi kim bilir kaç milyar gezegende hayat var.

Unutmayın! Yüz milyar galaksi ve bu yüz milyar galaksinin herbirinde ortalama bir hesapla yüz milyar yıldız ve bu yıldızların bir kısmında mutlaka hayat var. İnsanlar yaşıyor ve Allahû Tealâ en çok insanı seviyor. Çünkü bütün kâinat insan için yaratılmış ve gene çünkü ve gene çünkü ve gene çünkü insan doğduğu anda Allah’ın ruhu kendisine üfürülen yegâne bahtlı yaratıktır.

Allahû Tealâ hepinizi sever, çok sever. Siz Allah’ın emirlerini yerine getirmezseniz size acır ama adaleti mutlaka yerine getirir. İşte Kur’ân-ı Kerim bir adaletler dizisidir ki; orada Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin gideceği yer cehennemdir.

Bir kişinin cehennemden kurtulabilmesi mutlak olarak bir dileğe bağlıdır. Kişi, düşünün Allah’a ulaşmayı dilememiş, 80 yıl yaşamış ve 15 yaşında sorumluluğunu idrak etmiş. 15 yaşından 80 yaşına kadar İslâm’ın 5 şartını her gün yerine getirmiş. İslâm’ın 5 şartını ömrü boyunca gerçekleştirmiş.

1-      Namaz kılmış.

2-      Oruç tutmuş.

3-      Zekât vermiş.

4-      Hacca da gittiğini kabul edelim, hacca da gitmiş.

5-      Kelime-i şahadet de getirmiş.

İslâm’ın 5 şartını yerleştirmiş. Üstelik de namazını kılmış, orucunu bütün ramazanlarda tutmuş, zekâtını da vermiş. Bu görevleri yapan bu kişi diyor ki: “80 yıl hayatım var. Hamdolsun Allahû Tealâ’ya ve de bunun 65 yılında ben İslâm’ın 5 şartını yerine getirdim. Bakalım Allahû Tealâ beni kaçıncı kat cennetine alacak.”

Bu kişinin gideceği yer, ne kadar hazin bir tecellidir ki; sadece dînini bilmemek sebebiyle gideceği yer cehennemdir! O kişi Allah’a mülâki olmayı dilememiştir, takva sahibi olamamıştır. O kişi gizli şirkte yaşamış ve ölmüştür. İşte bu insan bunların hepsini yapmış ama Allah’a ulaşmayı dilememiş. Dilememişse, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde Allahû Tealâ bu durum için diyor ki:

 

-10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

-10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

 

“Onlar ki, Bize mülâki olmayı yani ruhlarını Bize ilka etmeyi, ulaştırmayı, mülâki kılmayı dilemezler. Böyle bir dilekleri yoktur. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır ve onların gideceği yer, kazandıkları dereceler (nakıs, negatif dereceler) itibariyle ateştir, cehennemdir. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.”

İşte “İslâm’ın 5 tane şartı var. Biz de onu evvelallah yaşadık. mutlaka cennete gireceğiz.” zannedenler! Allahû Tealâ sizlere sesleniyor: “Giremezsiniz! Allah’a mülâki olmayı dilemedikçe gideceğiniz yer cehennemdir.” diyor. Bunu bize öğreten Allahû Tealâ, sizlere bunu ihtar etme emrini de birlikte getiriyor.

Ne olmuş insanlara? İnsanlar Mâturîdi ve Eş’âri statüsünde inanç açısından 2’ye ayrıldığından bu tarafa, dînin 7 safhası da 4 teslimi de insanlar tarafından unutulmuş. İnsanlar demişler ki: “Kur’ân-ı Kerim’i okuyun, Kur’ân-ı Kerim’i hatim edin. Bbu çok hayırlı bir şeydir ama sakın onun mânâsının ne olduğu konusunda yorumlara falan kalkmayın, çarpılırsınız.”

Bunun temelinde yatan faktör, insanlara yutturulan bir büyük yalandır. “Ruh vücuttan ayrılırsa insan ölür.” yalanı. Ama İslâm âlemine bütünüyle bu dolma yutturulmuş ve de insanlar zannediyorlar ki; ruhları vücutlarından ayrılırsa ölürler. Hiç kimse ruhu vücudundan ayrılıyor diye ölmez. Ruh; vücudumuzdaki ruh, nefs ve fizik vücut üçlüsünün en serbest kesimini ifade eder. Nefs, hiçbir zaman siz gerçek uykuya dalmadıkça vücudunuzdan ayrılamaz, böyle bir şey mümkün değildir. Ama ruhunuz siz uyanık da olsanız, uyuyor da olsanız, baygın da olsanız; hangi şartların içinde olursanız olun, istediği an o vücudu terk eder ve dilediği an tekrar vücudun içine girer, sizin ruhunuz bile duymaz.

Vücudunuzdan ayrılan ruhunuz her an ayrılabilir, her an dilediği yere gider, her an geri döner ve tekrar vücuda girer. Hiçbir zaman bunu hissedemezsiniz. Siz hayatta olduğunuz sürece vücudunuz nefsinizin de sığınağıdır, ruhunuzun da sığınağıdır. İkisinin de vatanı sizin fizik vücudunuzdur ama her kim ölürse, öldüğü anda fizik vücut bir sığınak olmaktan; nefse bir sığınak olmaktan, ruha bir sığınak olmaktan çıkar. O artık başka bir âlemin varlığı olmuştur. O, ruh için de nefs için de sadece bir görüntüdür. Nefs, onun içinden o kişi uyku haline girmedikçe, bayılmadıkça, ölmedikçe ayrılamazken kişi ölünce artık o, sadece görüntüsü olan birisidir. Nefs, berzah âleminin malıdır. Ruh, emr âleminin malıdır. İkisinin de âlemi olmayan bir fizik vücut, onlar için sadece bir görüntüdür.

İşte böyle bir durumda bir insanın Allah’a yönelmesi, hayattayken vücut bulan bir müessesedir ve yönelmeyen insanın ruhu Allah’a ulaşamaz. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse işte bu, Allah’a yönelmektir. O kişi münîb olmuştur.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

 

“Üzerinize azap gelmeden evvel Allah’a yönelin ve Allah’a teslim olun. Yani Allah’a yönelttiğiniz, Allah’a doğru yola çıkardığınız ruh, O’na mutlaka ulaşsın. Ruhunuzu teslim edin. Sonra fizik vücudunuzu da teslim edin. Bu da üzerinize farz. Sonra nefsinizi teslim edin. Bu da üzerinize farz. Sonra iradenizi de teslim edin. Bu da üzerinize farz.”

Allah’a ulaşmak, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar ve ruhun 7 tane gök katını aşarak, 7. katta 7 tane âlemden geçerek Allah’ın Zat’ına ulaşmasını mutlaka sağlayacak olan bir taleptir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onu Kendisine ulaştırır. Ra’d Suresinde Allahû Tealâ diyor ki:

 

-13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

 

“Allah dalâlette olanları bırakır, onlarla meşgul olmaz. Ama o dalâlette olanlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerlerse, Allah onları Kendisine ulaştırır.” Yani onların ruhlarını Kendisine ulaştırır.

Bu nedir? Allah’ın üfürdüğü ruhu geri istemesi olayıdır. Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde ne diyordu? Diyordu ki:

 

-32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

 

“Ben, onlara (insana) onun içine (insanın içine) ruhumdan üfürdüm.”

“min rûhihî: ruhumdan,

ve nefeha: üfürdüm.”

“İşte o ruh Benimdir. Ya hayattayken Bana gönderirsiniz, 3. kat cenneti size hediye ederim, dünya mutluluğunun yarısını hediye ederim ya da göndermezsiniz; o zaman bunun mânâsı Allah’a ulaşmayı, Bana ulaşmayı dilememenizdir. Dilemişseniz, ruhunuz Bana ulaşmasa da 1. kat cennetime gene girersiniz. Mürşidinize tâbî oldunuz, ruhunuz Bana ulaşmadı öldünüz; gene cennete girersiniz, hem de 2. katına. Eğer hayatta 7-8 aylık bir ömrünüz varsa o zaman Ben sizi Kendime ulaştırırım. Ben sizin ruhunuzu Kendime ulaştırırım, 3. kat cennetin sahibi kılarım.”

Mükâfat üstüne mükâfat, bir hiç sebebiyle… Hem bize ait olan bir gayret söz konusu değil, Allah bizi Kendisine ulaştıracak hem de sanki o gayreti biz sarf etmişiz gibi bizi mükâfatlandıracak. İşte bu kadar sevgilisiniz Allahû Tealâ’ya muhterem kardeşlerim!

Öyleyse bir insan Allah’a ulaşmak için Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmaninne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademlerini birer birer aşmak durumundadır. Ancak bu aşma tahakkuk ettikten sonra o kişi bir güzelliği yaşayacaktır. 6 tane gök katı aşılıp 7. kata ulaşılınca 7. katta 7 tane âlemden geçilir:

1.      âlem, kader hücreleridir

2.      âlem, ümmülkitaptır.

3.      âlem, kudret denizidir.

4.      âlem, Makam-ı Mahmud’dur.

5.      âlem, Divan-ı Salihîn’dir.

6.      âlem, zikir hücreleridir.

7.      âlem, İndi İlâhi’dir. Allahû Tealâ’nın Zat’ının bulunduğu yerdir.

Ruh, Allah’ın Zat’ına ulaşır ve Allah’ın Zat’ında kaybolur, yok olur. İşte bu vuslattır. Ruhunuz gerçek sahibine, sizi onu üfürene geri dönmüştür.

Allah ile olan ünsiyetiniz, bir taleple sizi mutlak kurtuluşa bir hiç karşılığı ulaştırabilir. İşte şu ana kadar anlattığımız herşey tamamen unutulmuş. Artık üniversitelerimizde insanlar bunu öğrenmiyorlar. Bir taassup: “Kur’ân’a bakmayın, Kur’ân’ı zaten anlayamazsınız siz. Onun uzmanları vardır. O uzmanlar açıklamaları yapmışlardır, siz o açıklamaları okuyun.”

Açıklamaları okuduk. Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemekten bahsediyor. Ruhun Allah’a ulaşmasından bahsediyor ve de bunu; ruhun Allah’a ulaşmasını insanlar yoruma tâbî tutuyorlar. “Akrabalık bağlarını kuvvetlendirirler.” diyorlar.

 

-13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

 

Allahû Tealâ’nın; “Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi; yani ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.” şeklinde tercüme edilmesi lâzımgelen âyetini, “Ve onlar akrabalık bağlarını kuvvetlendirirler.” şeklinde dizayn etmişler.

Bugün dîn adamlarımızın hepsine -bu söylediklerimizi onlar bilmiyorlar- “Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesi ne söylüyor?” diye sorarsanız eğer: “Ve onlar akrabalık bağlarını kuvvetlendirirler ve sılayı rahma yani akrabaları ziyarete önem verirler, riayet ederler.” tarzında tercüme edilmiş. “En güzel tefsir, en doğru tefsir falancının tefsiridir, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsiridir, o en doğrusunu bilir.” deniliyor, orada da bu yazıyor: “Ve onlar akrabalık bağlarını güçlendirirler, kuvvetlendirirler ve sılayı rahma riayet ederler.”

Herşey iblis tarafından öyle kurnazca, öyle ince bir şekilde aslından uzaklaştırılmış ki; insanlar bunu doğru zannetmişler. Bir zan, bütün insanları bu noktaya itmiş. Hangi zan? Bizim dîn adamlarımız “Ruh vücuttan ayrılırsa insan ölür.” zannediyorlar. “Ruhun vücuttan ayrılması hiç mümkün değildir. Hafazanallah, ruh vücuttan ayrılırsa o insan mutlaka ölür.” zannediyorlar. Allahû Tealâ diyor ki:

 

-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)

 

“İnne: Muhakkak ki

el hudâ: hidayet

hudâllâh: Allah’a ulaşmaktır.”

Hidayet, ruhun Allah’a ulaşmasıdır. Hidayet, dünya hayatını yaşarken kazanılır ve 7 safhası vardır. Bu, 3. safhasıdır.

1. hidayet, Allah’a ulaşmayı dilemek,

2. hidayet, mürşide tâbiiyet,

3. hidayet, ruhu hayattayken Allah’a ulaştırmaktır.

Öylesine inanmışlar ki iblisin bütün İslâm âlemin mahvetmek üzere ortaya koyduğu bu yalana, herşey berbat olmuş.

Sevgili kardeşlerim, 32 seneden beri bu hakikatleri insanlara öğretiyoruz. Dîn adamları yanımızda olacakları yerde, Kur’ân hakikatlerinin insanlara öğretilmesiyle, onları aydınlığa kavuşturmamıza bugüne kadar sadece engel oldular. Arkasında samimiyetle insan ruhunun vücuttan ayrılması halinde öleceğine inanmaları var. Gerçekten samimi olarak buna inandırılmışlar. Buna bir defa insan inanırsa, bu kuyruklu yalana kim inanırsa elbette “Benim ruhum vücudumdan ayrılırsa ben ölürüm. Öyleyse ruhun benden ayrılıp da Allah’a ulaşması diye bir şey mümkün olamaz.” diyorlar.

Ruhun Allah’a ulaşması hidayettir. Hidayet kelimesinin geçtiği, ruhun Allah’a ulaşması ile ilişkili bütün âyetleri Kur’ân-ı Kerim’de tek tek inceledik ve ülkemizdeki 23 tane Kur’ân-ı Kerim’de hidayetin nasıl gizlendiğini, nasıl saptırıldığını bir ibret levhası olarak bütün insanlara anlatmak üzere bir kitap oluşturduk. İnsanlar böyle bir kitabı, böyle bir kurtuluşu bütün insanlığa hediye etmemizi, onları da cehennemden kurtarmak üzere bunca gayretin sahibi olmamızı pozitif istikamette karşılamadılar. Onların hazırladıkları bütün kitaplarda bu büyük yanlış doğru diye ele alınmış. Hatalılar mı? Hayır, öyle olduğuna inandırılarak okullardan mezun olmuşlar, üniversiteye gitmişler asistan olmuşlar, doçent olmuşlar, profesör olmuşlar ama o ilmi öğrenmişler. Şeytanın insanları mahvetmek için vücuda getirdiği, kendisiyle beraber cehenneme götürmek üzere oluşturduğu ilmi…

Sevgili kardeşlerim, bu söylediğimiz hakikatler İslâm âlemine ve bütün dünyaya ulaşacağı güne kadar bu dünyada kim bilir kaç milyon insan ölecek. Bunun arkasında dîn adamlarının kayıtsızlığı var, konulara önem vermemesi var.

Bütün dîn adamlarına ihtarlar gönderdik. İstisnasız bütün dîn adamlarına! Bir kısmı hiç okumadan çöp sepetine atmışlar, sonradan bir marifetmiş gibi bize bildiriyorlar. Bir kısmı okumuşlar: “Böyle bir şey mümkün değil. Biz bunca yıl ilim okuduk. Mutlaka bizim öğrendiklerimiz doğrudur.” demişler. Çok az kişi tahkik etmiş ve bütün söylediklerimizin doğru olduğunu görmüşler ama çevrelerindeki bize karşı olanların kahhar ekseriyeti yüzünden, çok büyük bir çoğunluğa onların sahip olması yüzünden hiç seslerini çıkaramamışlar.

Sevgili kardeşlerim, bunlar bizim dışımızdaki insanların davranış biçimleri. İnsanlar korkarlar; ellerinden ekmekleri gidecek zannederler. Allahû Tealâ bize korkmamayı öğretti. Bu yüzden ülkemizi terk etmek mecburiyetinde kaldık.

Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dileyin, mürşidinize tâbî olun ki; ruhunuz vücudunuzdan ayrılsın, Allah’a ulaşsın ve hepiniz büyük mutlulukları yaşayın.

Bir gün hakikat öğrenilecek. İnsanların büyük bir kısmı, inşaallah tamamı, bu hakikatleri öğrenip yaşayacaklar. İşte o zaman bütün dünyada bir büyük sulh ve sükûn olacak ve biz hayattayken gerçekleşecek. Dünya sulhunu biz kuracağız sevgili kardeşlerim! Bu, bugünün müjdesidir!

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

 

 

İmam İskender Ali  M İ H R

 

ALLAH'A mektuplar

DUYGU İKLİMİ

Allah'a Mektuplar

Rabbim,
Aklımın ötesi, yüreğimin hemen yamacında bir şeyler, bir şeyler alıyor beni; kasırgalarla boğuşan bir fırtınadan alıp, sakin bir limana çıkarıyor sanki. Öyle acıyor ki; yaralarım... Öyle yaralıyım ki; bir el değiyor, dindiriyor acılarımı...
Sona yaklaşmanın korkusu mudur yoksa bilinmezliğin çaresiz bekleyişi mi?... Kandırıyor, alıyor avuçlarına beni... Sonra bir umutsuz düş alınıyor benliğimden, önüme ucu bucağı görünmeyen kocaman bir umut seriliyor adeta.
Şiir soluklu bir yalnızlığa bürünüyorum, sanki odamda pencereler yok, sanki gece içime çökmüş, derken, derken... bir nefes gibi sevdan geliyor, sabrı koyuyor yüreğime. Sonra bir umut denizi açılıyor önüme, hiç düşünmeden dalıyorum içine Sana geliyorum, Sana geliyorum hesapsız...
Bazı zamanlar dünyanın en güzel rengine bakmıyor gözlerim, hani en sevdiğim renk var ya mavi. Başımı öne eğmişim, gözümü yere dikmişim, yukarıda neler var görmüyorum bile. Öyle ki birdenbire güneş gösteriyor, beni bana gölgemde... irkilip bakıyorum gökyüzüne, sanki benim için yaratmışsın maviyi, sanki yürüdüğüm, yol değil, bir bulut kucağına almış beni...
Yarab, ne güzelsin, ne kusursuz!...
Adı çileli bir yoldu, ben seçmiştim ve bildiğim tek gerçek vardı; en güzele ulaşmak için en büyük acılardan geçmek ve en büyüğünü ödemekti bedellerin. Belki de idrakimin çok ötesindesin, belki de kusurludur Sana olan sevgim ama sevgiyi yaratan Sevgili, ondan bana da ver. Şöyle dolu dolu olsun. Hoyratça harcayayım, hiç hesapsız dağıtayım gelene gidene, canlıya, cansıza...
Yarab, en kusursuz seven bir tek Sensin!...
Ağlıyorum birdenbire sanıyorum ki buralar bana dar, gitmek istiyorum okyanusların ötesinde bir yerlere ve dönüp bakmadan ardıma... Sonra çocuksu bir buğu geliyor göz pınarlarıma, canım bir Dost istiyor, canım Sevgiliyle söyleşmek. İşte o zaman yağmura nispet, yanaklarımdan inci taneleri süzülüp gidiyor sahibine... İşte o zaman kalmak istiyorum tam burada, olduğum yerde. Çünkü Sen, bütün âlemleri getiriyorsun Rabbim, ayaklarıma. Kalmak istiyorum çünkü kâinatın merkezi işte şuramda o kadar yakın ki... O kadar hissedilir ki...
Yarab, ne güzelsin, ne kusursuz!...
Kendimi bırakıyorum Sana. Hani Osmanlı gibi, keşfedilmeyi beklemeden, keşfederek. En büyük fetihleri yapıyorum dualarımla, Sana en yakın yere doğru yaklaştığımı hissediyorum. Sonra zikrimin boyutlarını zorluyorum, en doruk noktalara ulaşsın istiyorum. Çünkü Sen, oradasın, en dorukta. Nasıl da gelmek istiyorum yanına bir bilsen?...
Kim bilir, ne güzelsin, ne kusursuz!...
Şu insanların ütopyası var ya... Benimse hayatımdaki tek gerçek, yaşama sebebim, mutluluk... Sanki mutsuz olalım diye yaratmışsın gibi düşünenlere ibret olsun.
Sen ki; bir elektronun duasına icabet eden...
Sen ki; çaresiz bırakmayan...
Sen ki; aynadaki aksim...
Sen ki; herşey, herşeyin de ötesinde herşeysin!
Rabbimsin!...
Rabbimsin!...
Ve kusursuz ve en güzel olansın!...


__________________

Sayfa Başı Yazdırılabilir Sayfa Göster Ahsen2005's Profil Diğer mesajlarını ara: Ahsen2005 Git Ahsen2005's Web Siteniz
 
Mesajı Rapor Et Alıntı Durdu Bahadır

 

       Yarab, en kusursuz seven bir tek Sensin!...
Ağlıyorum birdenbire sanıyorum ki buralar bana dar, gitmek istiyorum okyanusların ötesinde bir yerlere ve dönüp bakmadan ardıma... Sonra çocuksu bir buğu geliyor göz pınarlarıma, canım bir Dost istiyor, canım Sevgiliyle söyleşmek. İşte o zaman yağmura nispet, yanaklarımdan inci taneleri süzülüp gidiyor sahibine... İşte o zaman kalmak istiyorum tam burada, olduğum yerde. Çünkü Sen, bütün âlemleri getiriyorsun Rabbim, ayaklarıma. Kalmak istiyorum çünkü kâinatın merkezi işte şuramda o kadar yakın ki... O kadar hissedilir ki...

                               

__________________
FANİYİM,FANİ OLANI   İSTEMEM. İSTERİM, BİR YARI BAKİ İSTERİM.. (CEMALULLAH).

ISLAMDAN KOPAN KAVRAMLAR- IRSAD


İSLÂM’DAN KOPANLAR

İRŞAD

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de iki yoldan bahsetmektedir. Rüşd yolu, gayy yolu. Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

7/A'RAF-146: Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.
7/A'RAF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır (karşılık verilir)?

İrşad yolu rüşd yoludur. İnsanı irşad makamına ulaştırır, mürşide ulaştırır ve tâbiiyetini gerçekleştirir. Eğer kişi sonuna kadar gitmeye azmederse, bu istikamette cenk ederse, kendine düşen görevleri yaparsa, bu kişinin neticede mürşid olması söz konusu olur. Rüşd yolu kişiyi başlangıçta tâbî olmak için irşad makamına ulaştırır. Kişi yılmadan hedefine doğru gitmekte ısrarlı olursa, en sonunda o kişiyi mürşid yapar.
İnsanlar ya rüşd yolunu yol edinirler ya da gayy yolunu yol edinirler. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi rüşd yolunu yol edinmiştir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi kendisine rüşd yolunu yol edinmemiştir, gayy yolunu yol edinmiştir. Gayy yolu; cehennem yoludur. Rüşd yolu yukarıya, gayy yolu aşağıya götürür.
Rüşd yolunu seçmedikçe, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe herkes gayy yolundadır.
Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayarak iradenin Allah’a teslim edildiği noktaya kadar sürecek olan rüşd yolunu devreden çıkaranlar, gayy yolunda ömür boyu kalanlardır.
Herkes gayy yolundadır, herkes doğuştan itibaren dalâlettedir. Ne zaman bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse o zaman dalâletten kurtulur. Yani kendisine rüşd yolunu seçtiği zaman dalâletten kurtulur. Allah’a ulaşmayı dilemek demek, kişinin kendisine rüşd yolunu seçmesi demektir.
Rüşd kelimesi, raşid kelimesi, mürşid kelimesi, mürşidîn kelimesi, irşad kelimesi hepsi aynı kökten gelir. Bütün insanlar için rüşd şarttır, temel hedeftir, vazgeçilmez hedeftir.
İrşad müessesesi bir mürşidi bir de müridi gerektirir. Mürid; Allah’a ulaşmayı murad eden, ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dileyen, talep sahibi olan kişidir. Mürşid de onun talebine cevap verecek olan, Allah’ın o cevapları vermekle vazifeli kıldığı, yetkili kıldığı ve o vasfa ulaştırdığı insandır.
Allahû Tealâ Bakara Suresinin 256 ve 257. âyetlerinde şunları söylüyor:

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. İrşad yolu (hidayet yolu; Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolu; şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

Gayy yolu, rüşd yolu ile ayrılmıştır. Rüşd yolundakiler Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Rüşd yolundakiler ancak mürşidine ulaşacak olanlardır. Gayy yolundakiler hiçbir zaman kendilerine bir mürşid arama zahmetine katlanmayacaklardır, cehennemden kurtulmaları da mümkün değildir.
Rüşd yolunun sahibi olan mürşidin eli, âyet-i kerimede geçen, kopması mümkün olmayan kulptur.
Allahû Tealâ zulmetten nura ulaşmaktan bahsediyor. Herkesin kalbi başlangıçta kapkaranlıktır; afetlerle %100 doludur. Eğer bu kişi Allah’a ulaşmayı dilerse nefs tezkiyesine başlayacaktır. Mürşidine ulaşıp tâbî olduktan sonra, nefs tezkiyesi vasıtasıyla Allahû Tealâ’dan gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvât nurları kişinin kalbine ulaşacaktır. Fazıllar, îmân kelimesi etrafında toplanmaya başlayacaktır. İşte bu toplanma sebebiyle oradaki %2 rahmet birikimi aşılınca artık, nefsin kalbine devamlı fazıllar girmeye başlayacaktır. Fazıllar, nefsin kalbinde kalıcı unsurlardır ve nurdurlar. Kişinin kalbinin karanlıklarını yok ederek nurlar gelip o kişinin kalbine adım adım yerleşecektir. Allahû Tealâ ile olan ilişkilerde böyle bir dizaynı gerçekleştiren, Allah’a ulaşmayı dileyen herkes bu hedeflere mutlaka ulaşır. Allah onların dostu olur ve onları taguta (insan ve cin şeytanlar) dost olmaktan kurtarır.


__________________

Sayfa Başı Yazdırılabilir Sayfa Göster Ahsen2005's Profil Diğer mesajlarını ara: Ahsen2005 Git Ahsen2005's Web Siteniz
 
Mesajı Rapor Et Alıntı Durdu Bahadır

 

         İrşad yolu rüşd yoludur. İnsanı irşad makamına ulaştırır, mürşide ulaştırır ve tâbiiyetini gerçekleştirir. Eğer kişi sonuna kadar gitmeye azmederse, bu istikamette cenk ederse, kendine düşen görevleri yaparsa, bu kişinin neticede mürşid olması söz konusu olur. Rüşd yolu kişiyi başlangıçta tâbî olmak için irşad makamına ulaştırır. Kişi yılmadan hedefine doğru gitmekte ısrarlı olursa, en sonunda o kişiyi mürşid yapar.Aro


__________________
FANİYİM,FANİ OLANI   İSTEMEM. İSTERİM, BİR YARI BAKİ İSTERİM.. (CEMALULLAH).

TEFEKKÜRE BUYURUN


TEFEKKÜR KÖŞESİ

RUH -3-

Allah katından kişi zikrettikçe gelen nurlar, %100 afetlerle dolu olan nefsin kalbinde yerleştikçe, artık afetler onların yerleştiği yere gelip de onları oradan çıkartamazlar. Hâkimiyet adım adım afetlerin çoğunluğundan eşitliğe, ondan sonrada hasletlerin, kalpteki faziletlerin, üstün geldiği noktaya ulaşır.
İşte bu noktada, o kişinin zikriyle, ulaştığı hedefler söz konusudur. Nefsinin kalbinde ilk %7 rahmet birikimiyle bu kişinin kendisinden ayrılmış olan ruhu; zemin kattan 1. gök katına ulaşır. Ruhu ne zaman ayrılmıştı? Mürşidine tâbî olduğu zaman:

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi vücudu terk et.” der. O kişinin ruhu da vücudundan ayrılarak önce tâbî olduğu mürşidin dergâhına, oradan da devrin imamının, devrin halifesinin dergâhına ulaşır. İşte bu noktada, o kişi için seyr-i sülûk başlamıştır.
Sıratı Mustakîm üzerinde seyr-i sülûk adlı yolculuğa başlayan kişinin ruhu, diğer ruhlarla beraber bu kişinin ruhu da, önce zemin kattan 1. kata çıkacaktır. Nefsinin kalbinde ilk %7 fazl birikimi gerçekleşince, %2 rahmetten sonra bu kişinin kalbinin %98’e kadar fazıllar dolacak. Neticede kalbi %100 nurlarla tamamen işgal edilecektir.
İlk %7 fazl birikimiyle, bu kişinin ruhu zemin kattan 1. kata çıkar. Bu Nefs-i Emmare’dir:

12/YUSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edendir).

Sonra ruh 2. gök katına, Nefs-i Levvame’ye ulaşır. Ne zaman? Ne zaman o kişinin kalbinde 2. defa %7 fazl birikimi gerçekleşirse. Kişi burada nefsini levm eder, kınar:

75/KIYAME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, o levvame (kınanan, suçlanan) nefse yemin ederim.

Allah’tan ilham almaya başlar ama şeytan da o kişiye ilham vermeye devam eder. Şeytanın ulaştırdıkları da, Allah’ın ulaştırdıkları da o kişinin kalbine ulaşır. 3. defa %7 nur birikimi gerçekleştirdiği zaman kişi Nefs-i Mülhimme’ye ulaşır ve söylediğimiz gibi kişi Allah’tan ilham almaya başlar:

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Ona (o nefse), (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) füccuru ilham edilir.

“O nefse füccuru da, takvası da ilham edilir.” Burası Nefs-i Mülhimme’dir.
4. defa %7 nur birikimi oluşunca, kişi Allah’tan aldığı ilhamların sonunda mutmain olmuştur:

13/RAD-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

“Bilin ki kalpler; Allah’ın zikriyle mutmain olur.”
Nefsin kalbine 4. defa %7 nur birikimi girer ve %28 nur birikiminde o kişi mutmain olur. Sonra Nefs-i Radiye kademesi, Allah’tan razı olduğumuz kademe geliyor. Sonra da Nefs-i Mardiyye kademesi geliyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş.
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. İrciî ilâ  rabbiki: Ey ruh Rabbine geri dön, rücû et. Geri dönerek, Rabbine ulaş. Ey fizik vücut kullarımın arasına gir ve cennetime gir.”
5. defa %7 nur birikimi, Nefs-i Radiye’dir. Kişi Allah’tan razı olur. Ruhu 5. gök katına ulaşır.
6. defa %7 nur birikimi Nefs-i Mardiyye’dir. Kişi 6. gök katına ulaşır ve nihayet 7. defa %7 nur birikimiyle Nefs-i Tezkiye’ye ulaşır. Ruhu da Allah’a ulaşır:

35/FATIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner ulaşır).

“Kim nefsini tezkiye ederse, bu onun için hayırdır ve ruhu Allah’a ulaşır. Kim nefsini tezkiye ederse, bunu kendi nefsi için yapmış olur ve ruhu Allah’a ulaşır.”
Ruh bu noktada Allah’a ulaşıyor. İşte Allah’a ulaşan ruh, Allah’ın Zat’ında ifna olacaktır, yok olacaktır. Allah’ın Zat’ına ulaşan ruh, Allah’ın Zat’ında yok olur. Bu makama fenâfillah diyoruz.
Ruhun Allah’a ulaşması söz konusudur. Ne olur? Allahû Tealâ verdiği sözü yerine getirmiştir. Biz Allah’a ulaşmayı dilemişsek; ruhumuzu Allah’a ulaştırmamız hiçbir zorluk göstermez. Allah söz verdiği için mutlaka sözünü yerine getirecektir.
Bizim zikrimizi arttırmamız söz konusudur. Zikri de arttırabilecek olan evsafı Allah bize kazandırır. Devamlı zikrimizi arttırarak, ruhumuzu Allah’a ulaştırırız. Bir emanet olan ruhumuz, o emanetin sahibi olan Allah’a teslim edilir:

4/NİSA-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, işiten ve görendir.

“Allah emanetleri onların sahibine Allah’a ulaştırın, sahibine teslim edin.” diyor.
Ruh emanetinin sahibi, Allah’tır. İşte böylece ruhumuz Allah’ın Zat’ına ulaşır. İnsan kendisine düşen görevi gerçekleştirdiği için Allah da Kendisine düşen görevi gerçekleştirmiştir.
Allahû Tealâ hepimizin Allah’a ulaşmaya dilememizi ister ve Allah için büyük bir zevktir. Böyle bir kişinin ruhunu o kişi hayattayken Allah’ın Kendisine ulaştırması Allah için büyük bir mutluluktur.
Ruh emaneti nefsin kalbinde %51 nuru oluşturarak, Allah’ın Zat’ına ulaşır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allah ona, Allah’a ulaşmayı dileyen herkesin ruhunu, Kendisine ulaştırma sözü vermiştir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, ruhunu ulaştırmayı dilerse Allah’ın verdiği sözü sebebiyle o kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırır.


__________________

GÖNÜL İSTER Kİ

DUYGU İKLİMİ
GÖNÜL İSTER Kİ

Gönül ister ki, sevgi aksın tüm gönüllere,
Kenetlensin tüm eller En Büyük El’e.
Nura doğru çıksın bedenler,
Ayaklara serilsin kâinat bir “Allah” demekle...

Güneş doğsun artık ışığa susamış Güller’e,
Karanlıklar kaybolsun, kötülükler yok olsun.
Diller sussun, kalpler konuşsun!
Gönül ister ki, güzellikler dileyenin olsun.

Bir başkadır mutluluk yaşayan için,
Anlatamaz,
Varolmak değildir aslında mutluluk,
Yok olmaktır,
Bilemez;
Azad olmak değil, köle olmaktır;
Mutluluk Leylâ gibi olmak, Mecnun gibi yanmaktır.
Hissetmektir; varolanı görmek, gülümsemektir.
Mutluluk önce sevmektir!


__________________
 

September 25

SOHBETİN ADI: DAVRANIŞ BİÇİMLERİ

TARİHİ: 10.06.2008

 

 

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a ne kadar hamdetsek ne kadar şükretsek azdır ki; Allahû Tealâ bize ilim verdi. O’na ne kadar hamdetsek şükretsek azdır ki; bu ilmi sizlere ulaştırabilecek olan imkânları da verdi.

İşte sevgili kardeşlerim, insan adı verilen mahlûk yalnız değildir. Mutlaka başka insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetindedir. Öyleyse her hâlükârda herkes yaşamak için başkalarına muhtaçtır. Başkalarının diktiği bir elbiseyi, bir gömleği giyecektir. Buğday yetiştirenlerin yetiştirdiği buğdaydan, çeşitli sebzelerden yiyecektir. Kasaplardan et alacaktır. Herkes kendi görevini yapacak ve topluma sunacaktır. Böylece ortaya konanlar talipler tarafından alınıp tüketilecektir.

Öyleyse karşılıklı bir diyalog, yardımlaşma ve değişim söz konusudur. Yetiştirenler var, satanlar var, tüketenler var. Satanlar sadece bir aracı pozisyonunda. Ama o aracılar olmasa satılacak olan malın alıcıya ulaştırılması da söz konusu olmaz. Öyleyse bunun bir ihtiyaç olduğunu düşünelim. Herkes birbirine muhtaçtır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ hepinizi çok ama çok seviyor. Hepinizin mutlu olmasını istiyor. Hamdolsun ki büyük kısmınız mutluluğu başardınız.

Mutluluğun temelinde başkaları için yaşamak en fonksiyonel hüviyeti taşır. Kişinin mutluluğunun doruğa çıkması, o kişinin bütün boyutlarda başkaları için yaşamayı başardığı noktada tecelli eder.

Sevgili kardeşlerim, eğer bir insan kendisini başkalarının mutluluğuna adarsa, hayatını sadece başkalarını mutlu etmek için harcarsa, tüketirse onun her günü mutlaka mutluluğun doruklarında geçer. Günlerin nasıl geçtiğini anlayamaz. Kim kendisini başkalarının mutluluğuna adarsa –bir başka ifadeyle başkaları için yaşarsa- işte davranış biçimlerindeki temel felsefeyi, Allahû Tealâ’nın hedeflerini en iyi kavramış kişidir.

Allahû Tealâ herkesi başkalarına yardım etsin diye biraraya getirmiştir. Eğer insanlar “Rabbenâ, hep bana!” derse onlar sadece mutsuz olurlar. Yeter mi? Hayır, yetmez; başkalarını da mutsuz ederler.

Eğer bir insan manevî bir terbiyeyi almışsa, manevî açıdan cihazlanmışsa o kişi başkaları için yaşamanın ilk adımını atmıştır. Ona öğretilen: “Hayatına mutluluk elbisesini giydirmek istiyorsan, huzur libasına bürünmek istiyorsan o zaman kendini başkalarının mutluluğuna hasret. O istikamette çalış. Her saniye ‘Bir başkasına nasıl mutluluk verebilirim?’ diye düşün. Hayatın sadece bunu gerçekleştirmek üzere geçsin.”

Ne çıkar sevgili kardeşlerim, etrafınızdaki insanlara birkaç güzel söz söyleseniz? Evet, hiç sebep yokken “Seni çok seviyorum.” deseniz, ne kaybedersiniz ki? Eğer gözleriniz de o söylediğinize paralel bir görüntü veriyorsa, bir işaret varsa, gözleriniz de aynı şeyi söylüyorsa, etrafınızdaki insanları ne kadar çok sevdiğinizi gözleriniz de onlara bildiriyorsa, o zaman hedefe ulaştınız demektir. Unutmayın, Allahû Tealâ herkesi başkalarını mutlu etmek üzere yarattı.

İnsanlar için ya mutluluk vardır ya da mutsuzluk. Bu iki kutbun arasında insan her gün farklı noktalarda bulunur. Çok mutlu olduğu günler vardır, daha az mutlu olduğu günler vardır ve mutsuz olduğu günler de vardır. İşte burada durun. Neden mutsuz? Talep ettiği herhangibir şey gerçekleşmemiştir. Ne olur gerçekleşmemişse? Allahû Tealâ’nın hazineleri bol. Bir başka hedefe yönelin. Ama dikkat edin de bu hedef, başkalarını mutlu etmek istikametinde bir hedef olsun.

Kim kendisini başkalarının mutluluğuna adamışsa o, davranış biçimlerinin en mütekâmilini, Allah’ın indindeki en gelişmiş statüsünü tatbik sahasına koymuştur. Sevgili kardeşlerim, bunun için aslî unsur sevmektir. Sakın insanlardan nefret etmeyin. Onlar nefreti kazanabilecek olan şeyler yapsınlar, bu onların problemi. Ama siz onlardan nefret etmemelisiniz. Onları da sevmeye çalışın. Etrafınızda en az sevdiğinizden en çok sevdiğinize kadar bir sevgi halesi oluşsun. Siz madalyonun sadece sevgi tarafını görün. Biliyorsunuz ki bir tarafında nefret var bir tarafında sevgi.

Sizden nefret edeni de sevebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? İşte o zaman siz, üzerinize düşeni yapmışsınız demektir. O kişinin sizden nefret ettiğini bilerek onu sevebilecek misiniz? İşte bize böyleleri lâzımdır. Bunu idrak eden kardeşlerimiz bizi temsil edebilirler. Öyleyse bir yuvadasınız. Bu yuvayı lâzımgeldiği biçim ve boyutlarda temsil etmekle mükellefsiniz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Herşey öylesine güzel ki… Biraz derûnuna girebilseniz konuların, biraz Allah’ın sizden ne istediğini idrak etmeye çalışsanız… Göreceksiniz ki Allahû Tealâ hepinizden sadece bir tek şey ister; başkalarını mutlu etmenizi. Bunun mânâsı ne? Bunun mânâsı; sizin onların herbirinin kat kat fazla mutlu olmanız.

Kime ne kadar mutluluk veriyorsanız Allahû Tealâ da size o kadar mutluluk verir. Öyleyse etrafınızda 20 kişi var. Herbirine onları mutlu edecek şeyler söylüyorsanız, o söylediklerinizin toplamı kadar mutluluk Allahû Tealâ tarafından size verilir. Demek ki siz herbirine verdiğiniz mutluluğun 20 katı mutluluğu yaşıyorsunuz.

Allah’ın istediği ne? Bütün insanların mutlu olması, huzur içinde olmasıdır. Yani kişinin iç dünyasındaki kavganın bitmesi, yani kişinin dış dünyasındaki kavganın bitmesi, yani kişinin Allah ile olan ilişkilerinde zirveye ulaşmasıdır.

Elbette zirve daimî zikri gerektirdiği için kolay bir iş değildir. Ama o zirvede işlem yönünden, ibadet yönünden (zikir ibadetlerin en büyüğüdür) o en üst seviyede olmadığınızı düşünelim. Başkalarına hizmet etmekle, onları mutlu etmekle zikrin size sağlayacağı mutluluğu sağlayabilirsiniz. Sakın bizi yanlış anlamayın. “Zikri bir kenara bırakın, başkalarını mutlu edin.” diyor muyuz? Hayır! “Başkalarını mutlu ederken de zikir yapın.” diyoruz.

Eğer zikri “Allah, Allah, Allah…” diye bir sesli zikirden “Allah, Allah, Allah…” diye bir sessiz zikre, sonra da dilinizi de kımıldatmadan enfüsî zikre (iç dünyanızdaki zikre) dönüştürebilirseniz ve bu konuda uzun süre gayret ederseniz, bir gün iç zikrinizin günün bütününü doldurduğunu göreceksiniz.

Uyumaya girerken zikirle giren siz, dilinizi de kımıldatmadan zikretmeyi usûl haline getirince… Nasıl getireceksiniz? Her gece yatarken kıbleyi sağınıza alarak yatacaksınız. Sağ kulağınızı yastığa koyacaksınız. Sağınıza yani kıbleye dönerek uyuyacaksınız. Uyurken dikkat etmeniz lâzımgelen bir şey; kulağınızı o yastığa koyduğunuzda -azıcık sağa sola oynatarak- kalbinizin çift atışlarını “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye atışlarını duymanızdır. İşte uykuların en güzeline o zaman dalarsınız. O zaman bütün rüyalarınız pırıl pırıl rüyalar olur. Hep güzellikleri yaşarsınız. Kâbus görmezsiniz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sizler Allah’ın yolundasınız. Allah’a mülâki olmayı, ruhunu hayattayken Allah'a ulaştırmayı dileyen herkes, dilediği andan itibaren Allah’ın yoluna girmiştir. Sonra mı? Sonra o kişi değil; Allah o kişinin ruhunu Kendisine ulaştıracaktır. O kişi Allah'a ulaşmayı dilediği andan itibaren -gerçekten dilemişse- bilmediği, tatmadı bir huzur ve mutluluğu yaşayacaktır. Dünyadaki en mutlu ve huzurlu insanlardan birisi olacaktır. Ne zamana kadar? 7-8 aylık bir süreç içersinde ruhunu Allah'a ulaştırıncaya kadar.

Evvelâ kişi Allah'a ulaşmayı diler. Sonra mürşidini Allah’tan sorar. Allah ona mutlaka mürşidini gösterir. Kişi gider, tâbî olur. Tâbiiyetle beraber ruh, vücuttan ayrılıp ana dergâha ulaşır.

Allah'a ulaşmayı dilemek; 1. safha.

Mürşide ulaşıp tâbî olmak; 2. safha.

Ruhun 7 tane gök katına birer birer ulaşması, nefsinin kalbinde Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye diye 7 kademede nur oluşması, %7’den %49 eder. Başlangıçta giren rahmet nuruyla beraber kalbe giren %49 oranındaki fazıllar, o kişiyi nefs tezkiyesine ulaştırır. Nefs tezkiyesi, Allahû Tealâ’nın herkese verdiği bir ni’mettir. Bu ni'meti tamamladığınız güne kadar dünyadaki en mutlu insanlardan birisi olursunuz.

Burada unutmamanız lâzımgelen nedir? Bu mutluluğunuzu başkalarına da ulaştırmanız. Başka insanlara mutluluğunuzu ulaştırmaya çalışın. Mutluluk; sirayet edici (yayılan), başkalarına bulaşan bir güzelliktir. Onlar da sizin gibi mutlu olsunlar diye çalışın. Sizden etrafınıza mutluluk yayılmalı…

Kendinizi şu anda nasıl hissediyorsunuz sevgili kardeşlerim? Eğer mutlu değilseniz hemen “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye zikre başlayın. Eğer Allah'a ulaşmayı dilediyseniz zikir sizin üzerinizde mutlak tesirini gösterir. Dilemediyseniz göstermez. Çünkü siz kabloları birbirine bağlamamış durumdasınız.

Allah'a ulaşmayı dilemek (ruhunuzu hayattayken Allah'a ulaştırmayı dilemek) sizinle Allah arasında bir bağdır, bir kablodur. Dilemiyorsunuz; o kabloyu yok ettiniz. Eğer Allah'a ulaşmayı diledikten sonra vuslata ulaştıysanız -ki ulaşmamanız mümkün değildir- ondan sonra şeytan size musallat olacaktır. Ona mağlup olursanız düşersiniz.

Allah'a ulaşan ruhunuz, ulaşana kadar size dünyadaki en büyük mutlulukları yaşatmıştır. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse ulaşmayı diledikten ruhun Allah'a ulaşmasına kadar geçen 7-8 aylık bir zaman parçasında, o kişi dünyadaki en mutlu insanlardan birisi olur.

İşte davranış biçimleriniz başkasına örnek olmalıdır ki; onlar da sizin gibi yapsınlar, onlar da sizin gibi mutlu olsunlar. Siz başkalarına güzel davranınca onlardan da güzel davranışlar beklemeye hakkınız olur.

Eşyanın tabiatına uygun olan nedir? Birisi size güzel davrandığı zaman, size sevgiyle yaklaştığı zaman, gözlerinde size olan sevgisinin ışıltılarını hissettiği zaman siz de içinizden gelen, Allahû Tealâ tarafından verilen bir duygudur bu; sevginin karşılığı sevgidir. Şeytan tarafından verilen bir başka duygu var; nefretin karşılığı nefrettir. 1. el 2.’den nefret ediyor. 2. bütün gayretine rağmen onda nefret olduğunu gördüğü zaman -eğer kendini iblisin tuzağından koruyamazsa- o da karşısındakinden nefret etmeye başlar. Böyle olmayın sevgili kardeşlerim.

Etrafınızdaki insanlar varsın size diş bilesinler, varsınlar size kızsınlar. Allah’ın yolundasınız diye kim size kızıyorsa bu, sizin için bir şereftir. Onlar sadece Allah’ın yolunu ve onun güzelliklerini bilmedikleri için size kızarlar. Ama mutluluk terazisinde tartıldığınız zaman siz mutlusunuz, onlar mutsuz. Terazilerin iki kefesinden birisi sizin kefeniz; yukarıda, Allah’a yakın. Onlarınki aşağıda; şeytana yakın. 0 noktasından aynı seviyede uzaktasınız. Mutluluk terazisinde birisi yukarı doğru uzakta, birisi aşağı doğru orta noktalara uzaktadır. 0 noktasından yukarı çıkan şey mutluluktur, aşağı inen de mutsuzluk…

Öyleyse Allahû Tealâ insanları 0 noktasında mı yaratmış? Evet. İnsanı killi topraktan (salsalinden) yaratmış. Sonra ona ruhundan üfürmüş. Böyle bir insan çıkmış ortaya; Âdem (A.S). O’nun kaburga kemiğinden Hz. Havva’yı yaratmış. Onlardan biz insanlar birer birer dünyaya gelmişiz. İşte şu anda bizden evvel ölen milyarlarca insan var. Şu anda bizler hayattayız. Bizler de bir gün öleceğiz. Bizden sonra da milyarlarca insan hayata gelecek, yaşayacak, onlar da ölecekler.

Ne diyor bir şair? “Bâki olan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” diyor. İşte siz de insanlara güzel şeyler söylerseniz, hayatınızı insanların mutluluğuna adarsanız sizden de insanlar en güzel şekilde bahsedeceklerdir.

Peki neden bizden en güzel şekilde bahsetmiyorlar? Şeytan, gelecekteki dünya mutluluğunu bizim gerçekleştireceğimizi biliyor. Onun için bizi insanlara kötü göstermek konusunda ve bu hedefi geciktirmek konusunda elinden gelen herşeyi yapıyor. Hâlâ birçok insan incelemek gereğini bile duymaksızın aleyhimizde.

Sevgili kardeşlerim, ne kadar yanlış bir şey değil mi? Bir insanı suçlamak ama başkaları öyle söylediği için suçlamak. Bir insanın bir başkasını suçlayabilmesi için bir suç unsurunun var olup olmadığından emin olması lâzım. Bunun sağlaması ise ancak tahkik ile mümkündür. Kişi kasetleri alıp dinleyecek. Ne söylüyoruz acaba biz? Söylediklerimizi dinledikten sonra, hiç kimse bizden nefret etmez, edemez. Sadece bizi sever.

Sevgi sirayet eden, yayılan bir müessesedir. Biz bizi sevenleri de severiz, bizi sevmeyenleri de severiz. Allah onları da yaratmıştır. Eğer insanlar şeytanın tesirindelerse onlar bizi başlangıçta sevmeyeceklerdir. Çünkü şeytan, insanlara aleyhimizde birçok şey söyletecektir. Bu da eşyanın tabiatına son derece uygundur. Ama sonra? Söylediklerimizi mihenge vurdukları zaman, teraziye koydukları zaman kendimizi -onlar da dahil olmak üzere- bütün insanlığın mutluluğuna adadığımız ortaya çıkacaktır. Böyle bir hakikate ulaşan bir kişi ne kadar kötü niyetli olursa olsun düşünmeyecek midir? “Biz ona karşı haksızlık etmişiz.” demeyecek midir? Başkasına söylemesinden bahsetmiyoruz; kendi iç dünyasında bunu söylemeyecek midir? Eğer o kişi kibirliyse, gururluysa ve bizi hiç incelemeden bizim hakkımızda hüküm verip bize karşı çıkmışsa o zaman bundan utanç duymayacak mıdır?

Sevgili kardeşlerim, biz onları da severiz. Bize karşı olan, aleyhimizde şu veya bu şekilde yazı yazan, söz söyleyen birçok insan, bizi tanımadıkları için bunları söylerler. Niçin söylerler? Çünkü biz onlara dîn öğretenlerin söylediği o eksik dîn eğitiminin dışındayız.

Bizim eğitimimiz insanlar tarafından gerçekleştirilmedi. Bizi eğiten; Allah’tır. Eseri de ortadadır; 19 ciltlik bir Kur'ân-ı Kerim tefsiri, 8536 sayfa. Onu Allah’ın yardımıyla gerçekleştirdik. Kardeşlerimizin de herbirisinin derece derece onun yazılmasında, basılmasında, ciltlenmesinde katkıları oldu. A’dan Z’ye her âyet-i kerimeyi tek tek gözden geçirdik. Allah’ın bize işaret ettiği değiştirmeleri biz gerçekleştirdik. Herkes aynı olaya farklı bakabilir ama önemli olan Allah’ın nasıl baktığıdır. İşte o Kur'ân-ı Kerim, Allah’ın bakış açısını bütün insanlığa asırlar boyunca haykıracak olan bir özellik taşır.

Sevgili kardeşlerim, biz herkesi severiz. Bize kızanlar da bize hakaret edenler de buna dahildir. Allahû Tealâ bize kimseden nefret etmeyi nasip kılmadı. Nefreti kalbimizden söktü, aldı. Kini, intikam duygusunu söktü, aldı.

İnsanlar bize düşmanlık etmiş olabilirler. O bizim problemimiz değil; onların problemi. İnsanların büyük kısmı bizim ülkemizde hâlâ bizi anlamamış olabilirler. O da bizim problemimiz değil. Çünkü anlamayan kişi mutluluğu yaşayamaz. Oysaki Allahû Tealâ bize mutluluğun reçetesini yazdırdı. Tatbik eden kişinin mutlu olmaması mümkün değildir. Bu dünyada da insanların en çok istediği şey, mutlu olmaktır.

Öyleyse bu davranış biçimlerinizde mutlu olmanın ne olduğunu çok iyi bileceksiniz. Mutlu olmak;

1- Bir insanın iç dünyasında mutlu olmasıdır; nefsiyle ruhu arasındaki kavganın bitmesidir.

2- Dış dünyasında mutlu olmasıdır; başka insanlarla arasındaki kavganın bitmesidir.

Burada bir şeye dikkatinizi çekiyorum: Onlar sizinle kavga etmekte devam edebilirler. Bu, onların problemi ama siz kavgayı bitireceksiniz. Onlara sadece tavsiyelerde bulunacaksınız. Sadece onları incitmemeye çalışarak ikaz edeceksiniz.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ hepinizin mutlaka saadete ulaşmasını ister. O, insanları mutlu olsunlar diye yaratmıştır.

1-      İç dünyalarında, nefsleriyle ruhları arasındaki o kavganın bitmesini ister.

2-      Dış dünyalarında, o insanların başka insanlarla olan kavgalarının bitmesini ister.

3-      Allah ile olan ilişkilerindeyse Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasaklarını hiç işlemeyen bir hüviyete ulaşmasını ister.

İşte mutlu insan odur ki; o bu üç ayrı cephede başarıya ulaşmıştır.

Öyleyse bu davranış biçimlerini herkese ulaştırmalısınız. Zikirle nefsin kalbindeki afetlerin temizlenmesi söz konusudur. Nefsin kalbinde afet olsa da, eğer kişi başka insanlarla ilişkilerinde onları kırmayacak olan, aksine onların beğenisini kazanacak olan bir davranış biçimleri dizisi tatbik ederse, hayatının bu istikamette şekillenmesini başarabilirse o kişi, başkalarını mutlu eden bir kişidir. İşte asıl mutluluk burada sevgili kardeşlerim.

Hayatınızı başkalarının mutluluğuna adamak, size kızanları da mutlu etmeye çalışmak. Onlara da mutluluğun formülünü, reçetesini vermek. Kişinin onları da mutlu etmek konusunda bütün gayretiyle çalışması. Bu, davranış biçimlerinin temelini teşkil eder. Allahû Tealâ’nın bütün insanlığa emri budur. “Başkaları için yaşamak” diyoruz adına. Kim hangi ölçüde başkaları için yaşıyorsa, hangi ölçüde kendisini defterden silebiliyorsa o kadar mutludur.

Mutluluk; başkalarına hizmetin aynasıdır. Bu ise beşerî münâsebetlerde yani davranış biçimlerinde, insan ilişkilerinde en önemli faktördür.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Biz hepinizi çok ama çok seviyoruz. Hamdolsun ki; Allahû Tealâ bize sevmeyi öğretti. Sonsuz defa daha hamdolsun ki; Allahû Tealâ kalbimizden kini, nefreti kökleriyle beraber söktü, yok etti. İnsanlar bize kötü davranabilirler, kötü söz söyleyebilirler ama biz onlardan nefret edemeyiz. Böyle bir duygu bizim içimizde artık neşvünemâ bulamaz, kök salamaz, gelişemez. Nefret yok, kin yok.

Sevgili kardeşlerim, davranış biçimlerinde hepiniz bunu hedef ittihaz etmelisiniz kendinize. Size kötü davrananlara da iyi davranabilecek misiniz? İşte davranış biçimlerinin özü budur. Hayatınızı başkalarını mutlu etmeye adayabilecek misiniz? Sanki zor bir şeyden bahsediyormuşum gibi söylüyorum değil mi? Adayabilmek…

Gerçekten insanlara çok zor geliyor; başkaları onlara kötü davranırken o kötülüğü hiçe sayıp onlara iyi davranabilmek. İşte Allah’ın tasarrufuna girdiğiniz zaman onu yapmayı öğreneceksiniz. Siz o zaman kimseye düşman olamazsınız. Hiç kimse için Allahû Tealâ’ya onu cezalandırması için müracaat edemezsiniz. İçinizden gelmez. İç dünyanızda intikam duygusu bütünüyle yok edilmiştir. Sevgili kardeşlerim, o zaman siz de aynı şeyi söyleyeceksiniz: Herşey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor?

İşte dünya adı verilen bir gezegende yaşıyoruz. 100 milyar galaksi. Her galakside 100 milyar yıldız. Birçoğunda hayat var. Onun için Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de “yerlerdeki insanlar, göklerdeki insanlar,  ikisinin arasındaki insanlar” diye 3 grup insandan bahsediyor. Her gezegene göre diğer gezegenler göklerdeki insanlar ve ikisinin arasındaki insanlardır.

 

-19/MERYEM-65: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ fa’budhu vastabir li ibâdetih(ibâdetihî), hel ta’lemu lehu semiyyâ(semiyyen).
Semaların, yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin Rabbidir. Öyleyse O’na kul ol! O’nun kulluğunda sabırlı ol! O’nun İsmi’yle isimlendirilen (bir kimse) biliyor musun?

 

Öyleyse biz de size soruyoruz: “Herşey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor?” diye.

Sevgili kardeşlerim, eğer biz sizleri bu kadar çok seviyorsak, bu sevgi kendi boyutunda bize sonsuz bir mutluluk veriyorsa o zaman sevmekten güzel ne var ki?

Biz Allahû Tealâ’nın telefonuyuz. O ne söyletirse sadece onu söyleyebiliriz. Şimdi de söylediklerimiz bize ait olan sözler değil sevgili kardeşlerim; O konuşturuyor. O bizim sahibimiz. Ne dilerse bize onu yaptırır. Daha açık bir ifadeyle; biz O’nun tasarrufundayız.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Herşey o kadar güzel ki… Öylesine güzel ki… Allah’ın indinde bütün güzellikler sizin için…

Atalarımız diyor ki: “Ne ekersen onu biçersin.” Ne kadar güzel bir söz sevgili kardeşlerim. Başkalarına nasıl davranırsanız, onlardan aynı davranış size geri döner. Başkalarına öfkeyle davranırsanız öfkeyle cevap alırsınız.

Başkası size öfkeyle geldiği zaman önemli olan o noktadaki davranışınızdır. Öfkeyle gelip de size kötü söz söyleyen birisine siz de kötü söz söyleyecek yerde, sükûnetle ondan af dilemek büyüklüğünü gösterirseniz… Hiç hatanızın olmadığını kabul ediyorum. Tamamen haksız bir davranışla size geldi, birisi çatıyor. Ondan af dilemek büyüklüğünü gösterebilir misiniz? İşte siz o zaman davranış biçimlerinin Allahû Tealâ’nın emrettiği standardını gerçekleştirmiş olursunuz. O, böyle istiyor.

Hz. İsa ne diyordu? “Senin yanağına bir tokat atan kişiye öbür yanağını da uzat; bir de oraya tokat atsın.” Bu, intikamın bütünüyle yok olduğu bir dönemi ifade eder. Elbette Hz. İsa bir peygamberdi. Elbette onda tüm afetler Allahû Tealâ tarafından yok edilmişti.

Sevgili kardeşlerim, öyleyse esas muhteva ne? Esas muhteva; başka insanlara mutluluk ulaştırabilmek, hayatınızı başka insanların mutluluğuna adamaktır. İşte bir insanı dünyadaki en mutlu insanlardan birisi yapan temel kanun budur. Kim başkalarının mutluluğuna kendisini adamışsa herkese verdiği mutluluğun aynını -hatta bir kat fazlasını- Allahû Tealâ ona da (mutluluğu veren kişiye de) yaşatacağı için o kişi ne kadar çok insana mutluluk ulaştırırsa o kadar geniş spektrumlu bir mutluluk denizinin içinde yüzer. Hayatının her dakikası, her saniyesi başka insanların problemlerine çözüm aramak üzere, Allah yolunda bir gayret sarfetmek üzere ve o sarfettiği gayretle başka insanların da mutluluğunu öğrenip yaşamasını temin etmek üzere bir faaliyetin içinde olacaktır. Belli bir muhteva, bunu gerçekleştiren kişi için kesintisiz bir mutluluğu bünyesine alır. Bu kişi biriyle onu mutlu edebilecek bir davranışın sahibi olarak konuştuktan sonra onun yaşadığı mutluluğun aynının 2 katını kendisi yaşar. Sonra bir başkasına ulaşır, onun da mutlu olmasını ister ve de bunu sağlar.

İnsanlar hep kendi cephelerinden düşündükleri için onlara göre hep başkaları kabahatlidir, kendileri kabahatli değildir. Başkalarını hep şikâyet ederler. Oysaki başkalarının onların üzerinde vücuda getirdiği onları üzen davranış, aslında kendilerinin daha evvel o kişiye karşı oluşturmuş oldukları bir yanlış davranışı hedef almıştır. Kişilerin nefsindeki intikam arzusu kendilerine yapılan kötülüğün başkasına iade edilmesini icap ettirir. Allah’ın dostları onlardır ki; onlar intikam duygusundan kendilerini Allah’ın kurtardığı insanlardır.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, kötülük; kötülüğü yapanın yakasında kalan bir lekedir. Ama iyilik, o lekenin kendi cephesinden temizlenmesini ifade eder. Kim bir kötülüğe iyilikle cevap verirse o, Allah’ın katında kutlu bir insandır. Böyle bir kutlu oluş Allah katında bir değerin sahibi olmayı ifade eder. Aynı zamanda mutlak hüviyette o kişinin mutlu olmasını ifade eder.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, güzel olan sevmek değil mi? Hep sevmeliyiz. Sevmek üzerine bir dünya kurmalıyız.

Allahû Tealâ’nın bütün güzellikleri insanlara sunduğunu görüyoruz. İnsanları onun için cemaat halinde yaşatıyor ki; herkes, etrafındaki herkese yardım etsin, onların gönüllerini alsın, onlarla en güzel ilişkileri kursun da herkes etrafındaki insanları mutlu etsin diye.

Sizden kendilerini mutlu edecek bir davranış gören insanlar, size karşı sert davranmak gereğini duymayacaklardır. Onlar da size, sizi nasıl mutlu edeceklerine dair bir şeyler düşünerek geri döneceklerdir, sizi mutlu etmek üzere.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın sizi ne kadar çok sevdiğini düşünün. Sizden beklediği şeyin, evdekiler başta olmak üzere, sizinle beraber aynı evde yaşayanlar başta olmak üzere bütün insanları mutlu etmek olduğunu hatırlayın. Allah sizden başka bir şey istemez. Hangi kapıyı çalarsanız Allah’tan aynı cevabı alırsınız: “Onu da mutlu et. Onu da mutlu et. Onu da mutlu et...”

Tekrar ediyorum, başkalarının sahasına girmeden top oynayacaksınız. Onlar yanlış yapabilirler. Siz onların yanlışlarına da doğruları cevap olarak vermek mecburiyetinde olanlarsınız. Yani onların size karşı olan yanlış davranışlarına karşı onlara doğru, güzel, onları incitmeyen davranışlarda bulunmakla mükellefsiniz.

Mihr Vakfı’nın temelinde Allah’ın emirleri yatar.

Mihr Vakfı’nın temelinde mutluluk yatar.

Siz Allah’ın sizin için hedef gösterdiği kanunları, Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta kuvveden fiile çıkarırsanız yani başka insanlara tatbik ederseniz, o zaman Allahû Tealâ’nın sizden istediği şeyin sadece mutluluk olduğunu yaşayarak öğreneceksiniz. Yaşamaya değer bir olgu; başka insanları mutlu kılmayı hedef ittihaz etmek, bunun için yaşamak. O zaman Allahû Tealâ’nın size başka insanlara vermediği bir bolluk, bereket verdiğini göreceksiniz. Asla size yokluğu hissettirmez.

Siz başka insanlara hizmet ettikçe Allah’ın daha çok, daha çok, daha çok sevgilisi olursunuz. Siz insanları sevdikçe insanlar da sizi sever. Ama asıl önemlisi, Allah da sizi daha çok sever. Sevginiz büyüdükçe, bütün insanlara yayıldıkça, onların hepsinin sevgisi size geri dönecektir. Bu, sizi dünyadaki en mutlu insan yapacaktır.

Sevgili kardeşlerim, öyleyse neden mutsuzluk? Neden başka insanlara kötü davranmak? Neden onları üzmek? Neden onların vebalini almak? Sevmek varken, onları mutlu kılmak varken, huzur içinde bir dünya hayatını yaşayabilmek varken neden mutsuzluk, neden huzursuzluk?

             Allah sizi seviyor. Sevgili kardeşlerim, siz de Allah’ı sevin. Başka insanları sevmeyi başaran herkes bilsin ki; bunu Allah sevgisiyle yapmıştır. Sadece Allah’ı sevenler başkalarını sevebilirler. Sevme hissi, Allah’ın aynasıyla gelişir. Allah’a aksettirdiğiniz sevgi, O’nu sevmeniz, O’ndan kat kat sevginin sizin kalbinize ulaşmasını sağlar. O sevgi kalbinizi daima canlı tutar, diri tutar. Allahû Tealâ davranış biçimlerinizi hep bu minval üzere dizayn eder. Siz de etrafınızdaki bütün insanların dostluğunu kazanırsınız, sevgisini kazanırsınız. Sevmek sevgiyi çeker, nefret nefreti çeker. Ama galip gelen her zaman sevgidir. Böyle bir perspektiften olaylar dizisine yöneldiğiniz zaman her an kendinizi kontrol edebilirsiniz.

Kalbinizden başka insanlara karşı olan kini, nefreti, öfkeyi çıkarın. Güzel davrandıkça, onlardan göreceğiniz güzel davranışlar sebebiyle hayatınızda öfkenin yeri kalmayacaktır. Kin duymanızı sağlayacak olan bir yanlış davranış, size bir zarar verme onlardan gelmeyecektir.

Öyleyse insanları sevin. Onlar insandır, sevilmeye muhtaçlar. Siz onları sevdikçe Allahû Tealâ’dan öyle bir güçle donanırsınız ki; Allah’tan gelen bu pozitif güç, sizi insanların kötü davranışlarında da rahatsızlık duymanızdan korur.

Hep şunu düşüneceksiniz: “Ben Allah için yaşıyorum.” Allah için yaşamak demek; başka insanları mutlu kılmak için yaşamak demek. “Öyleyse ben hayatımı başka insanların mutluluğuna adamalıyım. Onlara ne kadar mutluluk verebilirsem, ben de onlar kadar mutlu olurum.” Böyle bir düşünce hepinizi kavramalı, muhtevasına almalı ve siz o bulutun içinde kaybolmalısınız. Onun rengine, sevginin rengine bürünmelisiniz, sevginin dokusuna erişmelisiniz.

Herkesi mi seveceksiniz? Evet, sevgili kardeşlerim. Size kötülük yapanlar da dahil olmak üzere herkesi seveceksiniz. O kişi (kötülük yapandan bahsediyorum) size bir kötülük yaptıktan sonra bir münasebetle karşılaştığınızda kendisine dönen şeyin, buna rağmen sevgi olduğunu gördüğü zaman sizden ders almış olacaktır. Bu, onu da gelecekteki sevgiye hazırlayan ilk adım olacaktır. Sevgi kıvılcımları böylece birinizden diğerine ulaşacaktır. Bu kıvılcım, neticede alev alıp o kişinin kalbinde bir güneş gibi aydınlığa sebep olacaktır. O da sevmeyi öğrenecektir. Sizin tarafınızdan nefrete karşı sevginin yer almasıyla oluşan karşınızdakinin ilk adımı, bu istikamette merdivenleri birer birer çıkmasına sebebiyet verecektir. Sizin güzel davranışlarınız, nefrete sevgiyle cevap verişiniz devam ettiği sürece Allah’a bir kişi daha kazandıracaksınız. Hedefiniz, Allah’a insan kazandırmak olacak.

Allah herkesin birbirini sevmesini ister. Mutluluğun buna dayalı olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Verdiği emirler hep bu istikamettedir. Size kötülük yapanı da sevmeniz emrolunuyor. İnsanın kademe kademe mutlaka bu hedefe ulaşması gerekiyor. Öyleyse onları sevmeniz öyle bir boyutta olmalı ki; onlarda da sevgiyi oluşturabilesiniz. O boyut onlarda sevgiyi oluşturabilecek olan bir noktaya ulaşana kadar, hep o kişinin size yaptığı yanlış davranışlara güzel cevaplar vermek mecburiyetinde olacaksınız. Bunu kendinize usûl ittihaz etmelisiniz. O, yaptığı yanlışlıkların bilincinde olarak, sizin onları bilmenize rağmen ona karşı gösterdiğiniz bu hüsnü kabulden, onun negatif davranışlarını kabul eden sizin bu negatif davranışa vereceğiniz bütün pozitif cevaplar, onu kırmayan, onu koruyan, yaptığı yanlış için Allah’tan af dilediğiniz konular, onun size karşı yaptığı kötü davranış için onun hakkında Allah’tan af dilediğiniz konular… Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum sevgili kardeşlerim? Size yapılan bir kötülüğü affetmesi için siz Allah’a dua ediyorsunuz. İşte böyle bir dünyada yaşayacaksınız yakın gelecekte. Bunu öğreneceksiniz; size kötülük yapanlar için de Allah’a müracaat edip onların affını dilemek. O zaman onlar için kaçacak hiçbir sığınak yoktur. Onlar da Allah’a sığınacaklar. Ve sonsuz mutluluğu yaşamak onlar tarafından da gerçekleşecek.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

 

İmam İskender Ali  M İ H R

 

 

 



__________________
Allah'a olan sevginizin ölçüsü, ne kadar zikrettiğinizle orantılıdır.. Efendi Hz.      

Canım kardeşlerim bu sohbeti kaçırmamanızı şiddetle tavsiye ediyorum inş..Eğer okumak zor geliyorsa buyurun burdan takip edin..Sizleri çokkkkkkkkkkkkk seviyorum..AHRO..

Tarih 10 Haziran 2008 Salı
Konuşmacı Efendi Hazretleri Dr. İskender Ali Mihr
Konu Davranış Biçimleri
Dosya Türü
Real
Video
Real
Audio
Windows
Media
MP3
Yazılı
Döküm
Kalite
Yüksek
Düşük
Düşük
Yüksek
Normal
İzle
Dinle
İndir
Real Player yüklemek için tıklayınız  Flash Get yüklemek için tıklayınız


__________________
Allah'a olan sevginizin ölçüsü, ne kadar zikrettiğinizle orantılıdır.. Efendi Hz.      

Ramazan özel - İslamdan kopanlar İrşad

İSLÂM’DAN KOPANLAR

İRŞAD

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de iki yoldan bahsetmektedir. Rüşd yolu, gayy yolu. Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

7/A'RAF-146: Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.
7/A'RAF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır (karşılık verilir)?

İrşad yolu rüşd yoludur. İnsanı irşad makamına ulaştırır, mürşide ulaştırır ve tâbiiyetini gerçekleştirir. Eğer kişi sonuna kadar gitmeye azmederse, bu istikamette cenk ederse, kendine düşen görevleri yaparsa, bu kişinin neticede mürşid olması söz konusu olur. Rüşd yolu kişiyi başlangıçta tâbî olmak için irşad makamına ulaştırır. Kişi yılmadan hedefine doğru gitmekte ısrarlı olursa, en sonunda o kişiyi mürşid yapar.
İnsanlar ya rüşd yolunu yol edinirler ya da gayy yolunu yol edinirler. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi rüşd yolunu yol edinmiştir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi kendisine rüşd yolunu yol edinmemiştir, gayy yolunu yol edinmiştir. Gayy yolu; cehennem yoludur. Rüşd yolu yukarıya, gayy yolu aşağıya götürür.
Rüşd yolunu seçmedikçe, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe herkes gayy yolundadır.
Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayarak iradenin Allah’a teslim edildiği noktaya kadar sürecek olan rüşd yolunu devreden çıkaranlar, gayy yolunda ömür boyu kalanlardır.
Herkes gayy yolundadır, herkes doğuştan itibaren dalâlettedir. Ne zaman bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse o zaman dalâletten kurtulur. Yani kendisine rüşd yolunu seçtiği zaman dalâletten kurtulur. Allah’a ulaşmayı dilemek demek, kişinin kendisine rüşd yolunu seçmesi demektir.
Rüşd kelimesi, raşid kelimesi, mürşid kelimesi, mürşidîn kelimesi, irşad kelimesi hepsi aynı kökten gelir. Bütün insanlar için rüşd şarttır, temel hedeftir, vazgeçilmez hedeftir.
İrşad müessesesi bir mürşidi bir de müridi gerektirir. Mürid; Allah’a ulaşmayı murad eden, ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dileyen, talep sahibi olan kişidir. Mürşid de onun talebine cevap verecek olan, Allah’ın o cevapları vermekle vazifeli kıldığı, yetkili kıldığı ve o vasfa ulaştırdığı insandır.
Allahû Tealâ Bakara Suresinin 256 ve 257. âyetlerinde şunları söylüyor:

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. İrşad yolu (hidayet yolu; Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolu; şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

Gayy yolu, rüşd yolu ile ayrılmıştır. Rüşd yolundakiler Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Rüşd yolundakiler ancak mürşidine ulaşacak olanlardır. Gayy yolundakiler hiçbir zaman kendilerine bir mürşid arama zahmetine katlanmayacaklardır, cehennemden kurtulmaları da mümkün değildir.
Rüşd yolunun sahibi olan mürşidin eli, âyet-i kerimede geçen, kopması mümkün olmayan kulptur.
Allahû Tealâ zulmetten nura ulaşmaktan bahsediyor. Herkesin kalbi başlangıçta kapkaranlıktır; afetlerle %100 doludur. Eğer bu kişi Allah’a ulaşmayı dilerse nefs tezkiyesine başlayacaktır. Mürşidine ulaşıp tâbî olduktan sonra, nefs tezkiyesi vasıtasıyla Allahû Tealâ’dan gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvât nurları kişinin kalbine ulaşacaktır. Fazıllar, îmân kelimesi etrafında toplanmaya başlayacaktır. İşte bu toplanma sebebiyle oradaki %2 rahmet birikimi aşılınca artık, nefsin kalbine devamlı fazıllar girmeye başlayacaktır. Fazıllar, nefsin kalbinde kalıcı unsurlardır ve nurdurlar. Kişinin kalbinin karanlıklarını yok ederek nurlar gelip o kişinin kalbine adım adım yerleşecektir. Allahû Tealâ ile olan ilişkilerde böyle bir dizaynı gerçekleştiren, Allah’a ulaşmayı dileyen herkes bu hedeflere mutlaka ulaşır. Allah onların dostu olur ve onları taguta (insan ve cin şeytanlar) dost olmaktan kurtarır.


__________________
 

SOHBETİN ADI: ÂYETLERİN SIRLARI- ŞÛRÂ SURESİ 13. ÂYET

TARİHİ: 20.03.2007

 

 

Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz: Âyetlerin sırları: Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 -42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

 Şerea lekum: Sizin için şeriat kıldık.

mined dîni: Dînden.

mâ: Şeyleri.

vassâ: Vasiyet ettiğimiz şeyleri.

bihî: Onunla.

nûhan: Hz. Nuh’a.

Allahû Tealâ: “Hz. Nuh’a onunla vasiyet ettiğimiz dîndeki şeyleri, sizin için de (senin ve sahâben için de) şeriat kıldık.” diyor.

Hz. Nuh’a şeriat olarak verdiği şeyleri, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e ve O’nunla beraber olan bütün sahâbeye de şeriat olarak verdiğini, onlara da şeriat olarak kıldığını, onların da aynı emirleri izlemesi lâzımgeldiğini söylüyor.

vellezî: O şeriat ki.

evhaynâ: Biz vahyettik.

ileyke: Sana.

“Sana vahyetmek suretiyle Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz şeyi (dînden, dînin bir parçası olarak vasiyet ettiğimiz şeyleri) sana vahyettik.”

ve mâ: Ve şeyi.

vassaynâ: Biz vasiyet ettik.

bihî: Onunla.

ibrâhîme: Hz. İbrâhîm’e onunla şeriat kıldığımız şeyi.

ve mûsâ: Ve Hz. Musa’ya şeriat kıldığımız şeyi.

ve îsâ: Hz. İsa’ya şeriat kıldığımız şeyi.

Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den evvel 4 peygamber vardır; Hz. Nuh, Hz. İbrâhîm, Hz. Musa ve Hz. İsa.

en ekîmûd dîne: Dîni ikame edin (kıyamda tutun, ayakta tutun) diye.

ve lâ teteferrekû fîh(fîhi): Ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın diye.

kebure: Büyük geldi, zor geldi.

alel muşrikîne: Müşrikler üzerine, müşriklere.

mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi): Ona çağırdığın şey (O nedir? Allah’a ulaşmayı dilemektir).

Allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah dilediğini Kendisine seçer.

ve yehdî ileyhi: O’na (Kendisine) ulaştırır.

men: O kişi ki.

yunîb(yunîbu): Allah’a ulaşmayı dilemiş.

Enâbe, munîb, munîbîne, yunîb kelimeleri aynı kökten gelir. Dilemek; Allah’a yönelmek, Allah’a ulaşmayı dilemek anlamına gelir. Şimdi konuyu toparladığımız zaman evvelâ bu konuyla alâkalı olan Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetleri akla geliyor. Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

 

“Allah’a yönel (ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dile) ve böylece bu dileğin sahibi olduğun için, O’nu dilediğin için takva sahibi ol. Ve namaz kıl ve bu dilekle dilediğin için (dileyerek) müşriklerden olma.”

Allahû Tealâ Rûm-32’de o müşriklerin kimler olduğunu söylüyor:

 

-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

 

“O müşrikler ki; herbir grup dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Herbiri kendi elindekiyle ferahlanır.”

Öyleyse bir olay var; insanlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlar ve grup gurup olmuşlar. Her grup da kendi elindekiyle ferahlanıyor. Öyleyse bir grup var; Allah’a mülâki olmayı dileyenler, münîb olanlar; Allah’a yönelenler, Allah’a ulaşmayı dileyenler. Onlar takva sahipleridir. Yönelmeselerdi şirkte olacaklardı. Şirkse cehenneme götüren temel faktördür. Burada gizli şirkten bahsediliyor.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz diyor ki: “Ben ümmetim için açık şirkten korkmam. Açık şirk İslâm için hiçbir zaman söz konusu olmaz. Benim ümmetim putlara tapmaz. Ama gizli şirkten korkuyorum.” İşte korktuğu gizli şirk, bu şirktir. Burada şirkten kurtulabilmek sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler için mümkündür. Dilemeyen herkes mutlak olarak şirktedir. Onlar, mutlak olarak o birbirinden ayrılmış olan, o tek fırkanın dışındakilerdir. Dileyenler, o tek fırkadakilerdir yani kurtuluşa ulaşan Fırka-ı Naciye.

Rûm-31’den bir evvelki âyet-i kerimeye gidersek, konumuz Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesiyle daha içli dışlı bir açıklamaya ulaşacak. Rûm-30’da Allahû Tealâ diyor ki:

 

-30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

 

“Habibim! Sen hanifsin. Hanif olarak vechini (şu fizik vücudunu) dîne ikame et. Dîni ayakta tutmak için fizik vücudunla (sen herşeyinle) çalış. Vechini hanif olarak dîne ikame et, dîni ayakta tutmak için bütün gayretini sarfet.”

Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Sen hanifsin. Hanif olarak vechini dîne ikame et. O dîn ki; ezelî ve ebedî dîndir. Hanif dîni ezelî ve ebedî dîndir. Allah’ın ne insanları yaratmakta ne de dîn konusunda başka bir şey yaptığını göremezsin.” diyor.

Ezelî ve ebedî dîn, tek bir dîn bu dîndir, hanif dînidir ve Allahû Tealâ insanları hanif fıtratıyla yaratır. Allahû Tealâ dînde sadece o dîni, o fıtratı veriyor ki; dîn sadece hanif dînidir ve sadece hanif fıtratının sahibi olan insanlar tarafından yaşanır.

Bütün insanlar hanif fıtratıyla yaratılmıştır. Yani hanif dînini, kâinatın tek dînini yaşayacak özelliklerde. Hanif dîni İslâm dînidir. İslâm dîninin Hz. İbrâhîm zamanındaki adı; hanif dîniydi.

Öyleyse hanif dîninin özelliklerine bakıyoruz, 3 özellik tespit ediyoruz:

1- Vahdet: Bu dîn tek Allah’a inanır. Zaten tek Allah’a inanmayan dîn geçerli olamaz.

Vahdet, Allah’ın tekliğidir.

2- Tevhid: Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde bahsedilen Allah’a mülâki olmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir fırkanın sahibi olmak, o fırkanın içinde olmak.

3- Teslim: Ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi.

Bir toplum düşünün; birçok fırkalardan oluşur. Dünya üzerinde çeşitli dînler oluşmuştur. Bugünkü dizaynda dünya üzerinde 72 tane inanç çeşidi tespit edilmiştir. Pozitif veya negatif anlamda ama toplam 72’dir. Bütün araştırmalar 72 tane ayrı inanç biçimi ortaya koymuştur ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sorulduğunda “73 fırka” diyor. 73. fırkanın kim olduğunu görüyoruz şimdi. 73. fırka, o bugün birbirinden ayrılan 72 tane inanç biçiminin içinde yaşayan küçük gruplardır. Onlar, Allah’a mülâki olmayı dileyenlerdir. İşte onlar hanif dîninin mensuplarıdır.

Öyleyse Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in dîni hanif dînidir. Kendisi de haniftir. İnsanlık tarihi boyunca Allahû Tealâ hanif dîninin dışında başka hiçbir dîn önermemiştir, başka hiçbir dîn vücuda getirmemiştir. Tek bir dîn, ezelî ve ebedî dîndir, kayyum olan dîndir. Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ hanif dîninin kayyum olan, ezelî ve ebedî olan dîn olduğunu söylüyor. İşte sevgili kardeşlerim, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; dîn, kayyum olan dîndir. Ezelî ve ebedî dîn, tek dîn. İkinci bir dîn hiç olmamıştır. Bu Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Öyleyse her şart altında baktığımız zaman birden fazla dînin hiç mevcut olmadığını görüyoruz. Sadece hanif dîni var.

İşte bu dînin muhtevası bir dilekle başlar; Allah’a mülâki olmayı dilemek! Sadece Allah’a mülâki olmayı dileyenler haniftir. Hanif dîninin 3. temeli teslimdir. Ruhun 22. basamakta, fizik vücudun 25. basamakta ve nefsin 26. basamakta ve de iradenin 28. basamakta Allah’a teslimidir. Hanif dînin 3. özelliği teslimdir. Allahû Tealâ ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi emreder. Bunları yerli yerine oturttuğumuz zaman görüyoruz ki Kur’ân, hanif dînini temel olarak bütün boyutlarıyla muhtevasına almıştır.

Kur’ân-ı Kerim’de hanif dîninden başka bir dînin hiç mevcut olmadığı kesin olarak anlatılmaktadır. Hanif dîni, 7 safha 4 tane teslim içerir. 1. safha Allah’a ulaşmayı dilemektir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi 3. basamaktadır ve mutlaka kendisini cehennemden kurtarmıştır, 1. kat cenneti elde etmiştir. Dilemeyen insan hangi standartlarda, ne kadar dîni yaşadığını zannederse zannetsin; o kişi dîn yaşayamaz. Allah’a mülâki olmayı dilemedikçe cehennemden kurtulması mümkün değildir. İşte 1. safha Allah’a ulaşmayı dilemektir ve Rûm-31’de görüldüğü gibi sadece dileyenler takva sahibi olur. Dilemeyenlerin hepsi şirkte olan 72 tane fırkayı ifade eder.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın hanif dîninin başka bir dînin mevcut olmadığı bir durum sergilediği, şu andaki kitaplı dînleri tetkik ettiğimizde çok kesin bir çizgi olarak kendisini gösterir. Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde: “Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya verdiğimiz şeriatı, o şeriatta bir değişiklik yapmaksızın aynen sana da şeriat kıldık.” diyor. Yani Hz. Musa’nın dîni bir başka dîn, Hz. İsa’nın dîni bir başka dîn, Hz. Nuh’un dîni bir başka dîn, Hz. İbrâhîm’in dîni bir başka dîn, Hz. Muhammed’in dîni bir başka dîn değildir! Hz. Nuh’un, Hz. İbrâhîm’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in; Peygamber Efendimiz’in dîni tek bir dîndir. İkinci bir dîn insanlık tarihi boyunca hiç oluşmamıştır. İşte Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesi bu açıdan bir kesin ispat vasıtasıdır. Burada Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya verdiğimiz şeriatı, şeriat kıldığımız sistemi sana da vahyetmek suretiyle sana ve sana tâbî olanlara da (sana ve senin sahâbene de) farz kıldık.”

Demek ki bütün peygamberlerin dîni tek bir şeriata dayalı. İkinci bir dîn, ikinci bir şeriat hiç olmamış. Şu anda 3 kitaplı dîn var. Hz. Musa’ya indirilen Tevrat, Hz. İsa’ya indirilen İncil, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e indirilen Kur’ân-ı Kerim, 3 kitaplı dîn. Geri kalan dînlerin bir mukaddes kitaba (zamanımıza kadar ulaşan bir mukaddes kitaba) sahip olmadıklarını görüyoruz. Mutlaka Allahû Tealâ o peygamberlere de kitap vermiştir. Çünkü açıkça söylüyor: “Biz peygamberlerimize onunla hükmetsinler diye kitap veririz.” diyor. Bu şeriat kitabıdır ve sadece şeriat kitapları peygamberlere verilir.

Şimdi bu bağlamda muhtevaya bakıyoruz. Demek ki Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in ve ondan evvel Hz. İbrâhîm’in, daha evvel Hz. Nuh’un sahip olduğu şeriat her neyse, o şeriat Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de verilmiş.

Allahû Tealâ: “Senin onları kendisine çağırdığın şey müşriklere ağır geldi.” diyor. Ne bu? Konumuza onunla girmiştik, Allah’a ulaşmayı dileme daveti müşriklere zor geliyor. Dileseler şirkten derhal kurtulacaklar. Rûm-31’de olay açıkça belirtiliyor. Allah’a ulaşmayı dileyenler şirkten kurtulup takva sahibi olanlardır, dilemeyenler şirkte olanlardır. Öyleyse bu davet; Allah’a ulaşmayı dileme daveti müşriklere zor (ağır) geliyor.

Şimdi konunun can alıcı yerine ulaştık. Allahû Tealâ diyor ki: “Allah dilediğini Kendisine seçer.” Hanif dîninin temelinde Allah’ın seçmesi vardır. İnsanların %90’dan hatta %95’inden fazlasını Allahû Tealâ seçer. Allah’a ulaşmayı dilesinler diye onları seçer. Seçmedikleri kimlerdir? Kendileri Allah’a mülâki olmayı dilemedikleri gibi başka insanları da Allah’a ulaşmayı dilemekten men edenler, Allahû Tealâ tarafından seçilmezler. Onlar, çok küçük bir azınlıktır. Geri kalan herkes seçilir ama seçilenlerin %95’den fazlası Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Seçilenler seçilmişlerdir, dileseler cehennemden kurtulacaklardır ama onlar da öğrendikleri yanlış dîn eğitiminin standartları içinde asırlar boyunca şeytanın tuzağına düşmüş olanlardır.

Bütün dînlerin başlangıcında kesin olarak, son 3 peygamber zamanında da indirilen 3 kitabı incelediğimiz zaman Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır; 1. safha! Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kendi zamanlarında, o zamanda yaşayıp da tâbî olanlar; o zaman yaşayıp da Allah’a ulaşmayı dileyenler 2. safhada mutlaka tâbiiyetlerini gerçekle